ARALIK 2017

Adamın kadını, adamın söz düşürdüğü yere rahat ol­sun diye iki yastık aldı. Biri onun, ötekisi konuğun ol­mak üzere de iki koltuğun sırt yerlerine koydu onları. Ama birinin içi kumaşı tam doldururken, diğerinin içi biraz, hatta oldukça eksikti. Tam dolmuyordu. Kumaş, içi iyice dolmadığından kenarından köşesin­den kırılıp kıvrılıyor, her gelen oturup kalktıkça düze­ni iyice şaşıyordu. Adam “Şu yastığı bi halletsek” diye kendi kendine düşünüyor ama ne kendisi buna kalkı­şıyor ne de kadınına bunu söylüyordu. Durum aklına geldikçe, “Hep düşündüğüm hâlde öylece halledilmeyi bekleyen daha neler var hayatımda?” diye bir düşün­ce daha belirmeye başladı zihninin yatağında. Ama ay­nı zihninin aynı yatağı, yastıkları uykuya müsait oldu­ğundan mıdır bilinmez, yine sırtüstü yatıp ertelediği şeyleri düşünmeyi de erteliyordu.

Sonra bir gün, aynı gün içinde olan bir şeyleri fark etti. Sabahın erken saatlerinde binbir kere “Rahatsız etmiyorum değil mi?” diye soran bir dostu geldi. Adam da binbir kere “Ne rahatsızlığı, rica ederim, hoşgeldin” dedikten sonra, misafir, misafir olabileceğine ikna olup, o yastığın olduğu koltuğa oturdu. Ama her zamanki gibi arkasına yaslanmadan, yarısı özürle do­lu kısa bir sohbet edip, “Zahmet olmasın” diyerek bir çay bile içmeden yine oturduğu gibi kalktı. Adamın vaktini aldığı ile ilgili bir sürü üzüntü ve özür belirt­tikten sonra da kapıya yöneldi. Tam çıkacakken hızla koltuğa dönüp, hiç yaslanmadığı yamuk yastığı öyle bıraktığı için ne kadar mahcup olduğunu söyleyerek yastığı düzeltmeye koyuldu. Orasını burasını adeta bir bebeği ellercesine hafif dokunuşlarla düzeltmeye çalıştı. Yastığın düzelecek hâli yoktu. Adam, “o zaten öyleydi” demeye çalıştıysa da, misafir çok değerli bir antika eseri kırmışçasına binbir, hatta on bin bir özür diledi.

Adam, o gittiğinde “Şu yastığı halletmek gerekiyor ve halletmeyip ertelediğim daha neler var?” diye özet­lenebilecek aynı düşünceye yine takıldı. Tam da düşü­nürken kapı pat diye açıldı ve mahalleden çok az tanı­dığı, ama ismini bile bilmediği bir kadın teklifsizce içe­ri daldı. Öylesine bir selam verip, kendini koltuğa ev­deki kanepesine yayılır gibi bıraktı. Yaslanır yaslan­maz da yamuk yastığı hissedip onu arkasından çekerek eline aldı. Yamukluğu çok kısa bir an içinde müşahede edip adamın koltuğunda aynı kumaştan yapıl­mış olan diğer yastığı hızla alarak, yamuk olanı, aldığı­nın yerine fırlattı. Adamsa bütün bunlar olurken he­nüz oturacak kadar zaman bulamamıştı. Yamuk yastı­ğı incinmiş, incitilmiş bir çocuk gibi biraz düzeltip kendi koltuğuna oturdu. Kadının, neye lazım olduğu­nu söylemediği, söylemek lüzumunu hissetmediği bin lirayı alıp, sağol’a benzeyen ama asla sağol anlamını barındırmayan bir laf söyleyip yürüyüp gitmesi o den­li hızla gelişti ki, adam daha cüzdanını yerine koyama­mıştı.

Adam, kadın gittiğinde yastığa şöyle bir baktı. “Ba­ri benim koltukta kalsın” diye düşündükten hemen sonra vazgeçti ve yine yerlerini değiştirdi yastıkların.

Öğlene doğru, askerlikten üsteğmen olarak tanıdı­ğı, şimdi emekli albay olan, aslında pek de hazzetme­diği bir arkadaşı uğradı. Askerlikte muvazzaf olduğu için midir bilinmez, hayatta da emekli olmaya hiç ni­yeti yoktu. Yöneticisi olduğu apartman sakinlerinden ülkenin güneyinde yaşayanlara, herkesi neredeyse döve döve, asa asa düzeltmek gerektiğini öfkeyle anlatır­ken, zaten ezilip büzülmüş, ezilip büzülmeye mahkûm edilmiş yastığı kucağında dövüp durdu. Esnafın cuma günü namaz vakti işyerlerini kapatmalarından dem vurup, caminin dışına taşan kalabalığın iğrenç buldu­ğu görüntüsünü anlatırken, artık ayağa kalkmış ve yastığı büyük bir hınçla odanın en uzak köşesine fır­latmıştı. Yastığın fırlatıldığı yerde duran Atatürk çiçe­ğinin olduğu saksı önce bir-iki sallandı, sonra yıkılıverdi. Ona fırlatılan yastığın, onu kırılmaktan alıko­yan yumuşaklığına yığılıverdi. Adam bu garip görün­tüye, yani bir yastığa yaslanmış saksıya ve çiçeklere bakarken, muvazzaf bey yükünü boşaltmış bir çöp kamyonu gibi tıslaya tıslaya çıkıp gitti.

Adam yastığı kaldırmadan saksıyı düzeltti. Sonra başını okşar gibi yastığa dokunup eline aldı. Biraz dü­zeltip yine yerine koydu.

Başka günler başka şeyler oldu. Adam yastığı asla düzeltmemeye karar verdi. Artık gelenleri dinlemek­ten çok, yastıkla ne yaptıklarına bakıyordu. Ta ki üs­tüne elzem olmayan her işe müdahale ettiği için herke­sin asabını bozan mahallenin eczacısı gelinceye kadar. En son, gizli bir aşk yaşayan mahallenin iki gencine güya yardım etmek istediği için, oğlanın kızın babası ve abisi tarafından kasıklarından bıçaklanmasına yol açan bir iyilik yapmaya kalkmıştı. Yardımcısı izinli ol­duğu için mutfaktan ona çay almaya giden adam geri döndüğünde olanı biteni anlamamıştı. Eczacıyı yolcu ederken yanındaki koca torbanın içine yastığı da atmış olduğunu bilmiyordu henüz.

Ona yetişemedi, eczanede de bulamadı. Koşa koşa arastanın en ucundaki Maçkalı yorgancıya gittiğinde, eczacı, “Vitrini şöyle yapsak daha çok müşteri gelir” gibi bir şeyler söylüyordu ustaya. İçi doldurulmuş yas­tığa son dikişi atmak için elindeki ipliği yalayan yorgancıyı durduramadı. Konuşamıyordu çünkü. Donup kalmıştı. On beş dakika sonra kendine geldiğinde has­tane acilindeydi. Eczacı, başındaki doktora acilen ameliyata alınması gerektiğini, beyin kanaması geçir­diğini, ihtimal ki anevrizması olduğunu söylemekteydi telaşla.

 

cem mumcu, Hayat Gerçeğe Perde, Binbir İnsan Masalları kitabından