ARALIK 2017

Biri sonsuz yaşama mahkum diğeri de her gün ölmeye. Dünyanın en sıkıntılı iki adamı olduklarından olsa gerek bir şey onları bir yerlerde buluşturmuştu. Birinin adı Nuto diğerininki Orus…

Orus, günün hangi saatinde öleceğini hiç bilmezdi. Her gün ölme deneyimine rağmen bunu hiçbir zaman bilemedi. Diyebilirsiniz ki, “her gün ölüyorsa hiç ölmüyor olmalı?”. Şimdi söylediğiniz şeyi bir daha düşünün öyle saçma şey olur mu? O, gerçekten her gün ölüyor. Üstelik demin de söylediğim gibi asla zamanını kestiremiyor, dahası biçimini de. Mesela düşerek mi ölecek, kalp durmasından mı veya bezelye yerken boğazına takılan bezelye kabuğu yüzünden morararak ve boğularak mı? Ayrıca sürecin nasıl işleyeceğini de bilmiyor. Ne can çekişmeler gördü Orus ya da ne canlar çekişti? Sanmayın ki ölürken, ölmek üzereyken, ölecekken, canı çıkarken herhangi bir ölümlüden ya da herhangi bir “bir kez ölen” den farkı var onun yaşadıklarının. Ölüm gelmeden önce her gün öldüğü fikrini ya da bilgisini öldürüyor önce. Orus her gün ölmeye mahkum olduğu bilgisinden tamamen uzaklaştırılmadan ölmüyor. Acayip korkuyor yani her keresinde. Yeni her gün olması olayı sıradanlaştırmıyor. Üstelik sıradanlaşmaması dışında bir de çeşitleniyor. Ölümün her türlüsü geliyor başına ya da her gün başka bir biçimde ölüyor. Bazıları da intihar oluyor ama orada da gariplik var. Demin “her gün ölmeye mahkûm olduğu bilgisi kaybolmadan ölüm gelmiyor” demiştim ya, o bilgiye sahipken başına gelecek bir ölümün onu bir kez ve son kez öldüreceğini ve lanet olası halden kurtulacağını biliyor. Yani aslında intihar yolu açık, mahkumiyetten kurtulmak için. Gel gelelim, dediğim gibi, bu intiharı o bilgi kafasındayken yapabilmeli. Yüzlerce belki binlerce kez durumunu beyninde tutarak intiharı denedi, öldü de. Ama intihar ve ölüme kadar geçen zaman içinde ne oluyorsa bilgi kayboluyordu. Bir keresinde azmetti evdeki oturma odasını dümdüz, bembeyaz kağıtlarla kapladı. Önce tüm eşyaları boşalttı tabii. Sonra tavanlar ve yerler dahil her yeri kağıtlarla kapladı ve her yer “her gün ölmeye mahkumsun” yazılarını astı. Ama her yere yazdı bunu. Tavana bir çengel taktı, ona da önce iplerle bağladığı “her gün ölmeye mahkumsun” yazılarını astı. Sonra da ipi yine aynı cümlenin yazdığı kâğıtlarla kapladı. Bitmedi. Kendisini de bu cümleyle kapladı. Cinsel organının ucuna tırnaklarına kadar gözünün görebileceği her yerine yazdı. Yani o cümleden başka hiçbir şey kalmadı odada ki bilgiden uzaklaşmadan intihar etsin ve bu kez son kez ölsün. İntihar etti, öldü de; her günkü ölümlerden biri oldu. Çünkü kağıtla kaplı tabureyi ittiği an boğazındaki hırıltıyı ve boynunun kırılma sesini düşünüyordu. Bir başka seçenek daha vardı ki, o da aynı bilgiyi kafasında tutmasını gerektiriyordu. Tamam, diyordu. “her gün öleyim ama ölürken her gün öldüğümü yani yarın yine yaşayacağımı bilirsem hiç olmazsa korkmam.” “ölmemeye de varım yani.” Ama “bu ölmeye de varım.” Cümlesinin ne anlama geldiğini de Nuto’ yu tanıdıktan sonra öğrendi.

Nuto, demin de söylediğim gibi sonsuz yaşama mahkumdu. Yani ölüsüzdü. O da Orus’ u tanımadan önce “tamam lanet olası bir ölümsüzüm ama bari ölme deneyimi yaşasam, ölsem yine canlansam” diye düşünüp duruyordu. Tabii Orus’ u tanıyınca kendinde bu konuda bir şükür duygusu canlanmadıysa da o umudunun da ne mene bir şey olduğunu anladı. Yani aslında birbirlerini tanımaları hiç de iyi olmadı. Umutsuzlukları iyice arttı.

Çok karmaşık ya da çok basit, ama her ikisini de mahveden başka bir şey daha vardı. Orus, ölme anı dışında yine bugün öleceği düşüncesi yüzünden ve ölümün kaygılı beklentisi nedeniyle hiçbir şey yapamıyordu. Bırakın düşünerek, planlayarak yapabileceği şeyleri, en içgüdüsel yaşantılarında bile böyleydi bu. Bir kadının altında, üstünde veya içindeyken bile acaba şimdi mi diye düşünüyordu hatta bu yüzden artık bu noktalara da gelmiyordu, gelemiyordu. Yaşamı –ya da yaşamları demek daha doğru belki- bomboştu. Nuto’ nun durumu çok farklı olmakla birlikte aynıydı. O da ölmeyeceğini bildiğinden hiçbir şey anlamlandıramıyordu. Ne yapmaya kalksa “amaaaan bir gün yaparım, sonra yaparım, önümüzdeki yüzyıl yaparım, zaten bu kadar aman içinde benim yerime birisi yapar” gibi şeyler söylüyordu. Kaybetme olasılığı yokken kazanmayı niye istesindiydi ki? Hiçbir anlamı yoktu hiçbir şeyin. Kaygılanacak hiçbir şey yoktu, bu da onu “hiçbir şey” den başka hiçbir yara götürmüyordu. “hiç” in bile bir anlamı yoktu. Hiçliğin nasıl bir şey olduğunu anlamaktan o kadar uzaktı ki. Belki hatırlamadığı bir zamanda hatırlamadığı sevdikleri olmuştu ve –bari- onları kaybetmekten korkmuştu. Ama çok ama çok uzun zamandır birini sevme duygusu da yaşamamıştı ki –bu lanet hal yüzünden- onu kaybetmekten korksun.

Her şeye rağmen ikisinin de bilinmedik bir kaderi vardı herhalde ki karşılaştılar. Ve Orus o gün Nuto ile konuşurken öldü beklendiği üzere. Nuto “Allah’ın şanslı kulu” diye onun ölüsüne sarıldı ve hatta öptü onu. Başından ayrılmadı saatlerce. Ve çok uzun zaman sonra ağlamayı hatırladı. Ama ona değil kendisine ağladı. Hem de saatlerce. Onu uzun uzun inceledi. Ölü bir bedenin her şeyini görmek istedi. Onu kıskandı hatta öfkelendi ona. Öfke duyunca birini cezalandırmak için ne yapabilirim diye düşündü. Bildiği tek ceza onun canlanması ve ölümsüz olmasıydı. Herkes kızdığı birini öldürmek isterken o bunu istiyordu. Sonra “onun ne suçu var?” diye aklı başına geldi. Yine de en çok özlediği şeyin –ölümün- yanından ayrılmak istemedi. Ve uzun zamandır ilk kez kaybetmekten korktu. Onun çok kısa bir süre içinde –ki bu Nuto için iyiden iyiye kısacık bir zamandı- çürümeye ve yok olmaya başlayacağını düşünüp, üzüldü. “bari ölmüyorum, bir ölüyle yaşayabilseydim” diye düşündü. Orus’ u sakladı ve aklına gelen fikri uygulamak için hemen harekete geçti. Nuto belki ilk kez “hemen harekete geçmek” gibi bir eylemde bulunuyordu. Bu onun için o kadar yeni ve o kadar yabancı bir şeydi ki. Niyeti Orus’ u tahnit etmekti. Sonsuza kadar olmasa bile uzunca bir zaman onunla birlikte olabilecekti böylece. Gereken her şeyi aldı ve döndü. Saat gece yarısını henüz geçmiş, gün devrilmiş, yeni bir gün başlamıştı ve Orus tabii ki canlanmıştı. Şaşkınlık çok sürmedi. Orus ona hemen durumu anlattı. Ve o da Orus’ a anlattı kendi lanetini.

Uzun uzun konuştular. Önce dertleşmeydi yaptıkları, sonra çözüm aramaya başladılar. Basitçe düşünüldüğünde birisi ölmeyi, birisi de her gün ölmemeyi istiyordu. “zıtların birlikteliği nasıl olur acaba?” diye bir cümle çıktı Orus’ un ağzından. İşte o zaman tahnit sözcüğü tekrar aklına geldi Nuto’ nun. “bir başka biçim bulunabilir mi?” diye sordu. Orus, Diyonisos ve Zeus’ u hatırlattı Nuto’ ya ve hemen peşinden “beni içine koy ve dik” dedi.

Orus ve Nuto artık bir kişi oldular. Dolayısıyla yeni bir ismi vardı bu kişinin: Moribundus…

 

cem mumcu

“Hassas Ruhlar Terazisi” kitabından

 

 

Moribundus: (Latince kökenli) Ölme noktasında, ölen, ölümlü, fani.