KASIM 2017

RT @gazetesozcu New York Güney Bölgesi Başsavcı Joon H. Kim da Reza Zarrab soruşturmasını başlatan Preet Bharara ile kendisi hakkın… twitter.com/i/web/status/9…

About 7 hours ago

Ay: Mart 2013

 

Hayat sana ne gönderiyor farkettin mi? Sen orada olduğun için, orada olmayı seçtiğin için, orada olmayı göze aldığın için sana ne gönderiyor biliyor musun? Fark ettin mi? Sıradan gibi gördüğün şu sokakta ne çok şey var. Ne çok olasılık, ne çok bilinecek yeni şey ve ne çok dokunacak, ellenecek, okşanacak, öpülecek şey.

Görmediklerin, fark etmediklerin, bakmadıkların… Ve nedense kaçtıkların. Neden kaçtığını bilmeksizin. Kaçsan bile içinde bir başka bilginin saklı olduğu şey ne ki? Kaçmayı yeğlesen bile, niye kaçıyor olduğunu düşünmen için bir fırsatı sana sunan o şeyi kaçırmasan mı acaba?

Şu beş dakikalık yürüyüşle geçtiğin yolda neler var? Ağaçlar. Sanırım görmeden geçtin. Sana birşeyler söylüyor olabilirler mi? Yeni bir ayakkabı almak da var. Ve o ayakkabıyla gidilecek henüz bilmediğin geleceğin. Eğilerek yürürsen böcekler var. Böceklerde koca bir hayat, acaip renkler, senin bilmediğin belki binlerce yeni bilgi ve hikâye. Korkuyorsan böceklerden, senin korkun da var. Belki tüm yaşamını ve ölümü nasıl karşılayacağını o korkuda görebilirsin. Eğilirsen belki de görmeye başlarsın.

Kızlar mı var yolda? Erkekler? Çocuklar? Kızlara bakışında senin aşktan ne anladığın da var belki. Neye, neresine, nasıl bakıyorsun? Ürkekliğini mi gördün kızda? Tatminsizliğini mi? Umutlarını mı? Sadakatsizliğini mi yoksa? Adımlarını sana göre iyice yavaş atan şu yaşlı adamda neler var? Adam senin geleceğine bakman için bir ayna olmasın? Onun gibi nobran ve mutsuz mu olacaksın yaşlanınca? Yoksa karşı kaldırımdaki nur yüzlü olan gibi mi karşılayacaksın hayatının sonunu? İyi yaşamış biri gibi mi bakacaksın etrafa, yoksa eksik kalmış biri gibi mi? Belki kafanı kaldırıp binalara, yanan ışıklara bakabilirsin. Onları kimlerin ne zaman inşa ettiğini düşünebilirsin bugün de. Hastaneden eve dönen bir anne ve kucağında bir bebeği görürsün belki. Annenin yüzündeki sevinci mi görüyorsun yoksa mutsuz bir evliliği sonlandırmasını zorlaştıracak bir suçluluğun kilidi gibi mi taşıyor bebeğini kucağında? Yoksa sen de mi istemediğin bir ilişkinin içinden sırf suçlu hissetmek korkusuyla çıkamıyor musun? Yoksa birden fazla yaşamın olduğunu mu düşlüyorsun saçma biçimde?

Kimler yaşadı orada, o binada. Kimler sevişti, kimler terk edildi, kimler, kocası üzerinde bir makasla yatakta uzanırken, onunla son bir gece geçirdi? Ve o geceyi yapamadıklarının pişmanlığıyla, binlerce ‘keşke’ ile acıyla, hüzünle boyadı. Aynı makasla çocuğuna önlük diktiği günü hatırladı.

Arabalara bak. Kimlerin onlar? Hangisi hırsla alınmış, hangisi rızık peşinde kullanılıyor, hangisi sahibinin cinsellliğinin bir uzantısı gibi görünüyor. Senin de bir araban var mı? Neden aldın, ne için kullanıyorsun düşün biraz.

Eğer bugün, bu yolda birinin iyiliğine vesile olmak için yürüyorsan, gerçekten isteğin buysa, seni temin ederim onunla karşılacaksın. O ihtiyaç sahibi olan biri, bir hasta, karşıdan karşıya geçmekte zorlanan bir özürlü, yaralı bir köpek veya aç bir kedi olabilir. Bunu gerçekten diliyorsan mutlaka göreceksin onu. Ya da hiç böyle bir dileğin olmadıysa “neden olmadı?” diye düşünmene yol açacak bir başka görüntüyle karşılaşmayı dile.

O kısacık yolda ayakkabılar, mücevherler, duvarlar, afişler de var. Neden iyi ilişkiler kuramadığını, neden kendini yalnız hissettiğini bile bulabilirsin orada. Asfalttaki bir çatlaktan sana beş yaşındaki bir hatıran bakıyor olabilir. Ve o hatırada hangi korkunun saklı olduğu da.

Neye niyetli olduğunu bir düşün. Birçok şey isteyebilirsin, istemelisin de. Ama en temel arzun ne? Bu caddede bu sokakta o arzuna dair ne var? Yaşın kaç? Neden yaşıyorsun? Ne için yaşıyorsun? Aslında nasıl biri olmak istiyorsun? İsteklerin asıl arzuna ne kadar hizmet ediyor?

Her yerde kendin varsın. Baksana. Görsene. Düşünsene, hissetsene… Canının yanmasına izin versene. Ne iyi gelir sana!

Nedense aklıma, Jacques Prévert’in bir şiiri geldi şimdi. Bir Kuşun Portresini yapmak İçin (Metin Cengiz’in nefis çevirisiyle)

 

Önce bir kafes çizmeli

Açık bir kapıyla

Çizmeli sonra


Hoş birkaç şey

Basit birkaç şey


Güzel birkaç şey


Yararlı birkaç şey


Kuş için


Yerleştirmeli sonra tuvali ağaca karşı

Bir bahçede

Bir korulukta


Bir ormanda ya da


Saklanmalı bir ağacın arkasına


Ses çıkarmadan


Kımıltısız…


Bazan kuş yaklaşır hızla


Ama karar vermesi


Uzun yılllar alabilir


Kırılmasın cesaretiniz


Beklemek gerekir


Gerekirse yıllarca


Hiçbir ilişkisi de yok


Tablonun başarısıyla


Kuşun hızlı ya da yavaş gelmesinin

 

Kuş geldiğinde


Eğer gelirse


Uymalı derin sessizliğe

Beklemeli kuş girsin diye kafese

Kapamalı kapıyı usulca fırçayla

Sonra


Silmeli birer birer demir telleri

Özen göstererek dokunmamaya

Tek tüyüne bile kuşun

Peşinden resmi yapılmalı ağacın

Seçerek en güzel dalları


Kuş için

Hatta yeşil yapraklarla rüzgârın serinliğini de çizmeli

Güneşin tozunu


Yaz sıcağında otlardaki böceklerin gürültüsünü


Ve sonra beklemeli

Kuşun keyfince şarkılar söylemesini

 

Eğer ötmezse kuş


Kötüye işaret bu


Tablonun kötü yapıldığına


Eğer öterse iyiye işaret bu


İşareti imzayı kondurmanın


O zaman usulca koparırsınız artık


Kuşun tüylerinden birini


Ve yazarsınız adınızı tablonun bir köşesine

 

 

cem mumcu, kendine bakma kitabı’ndan

 

@aysegulatac (instagram)

#lake #italy #foot (instagram)

#okuyanus #okuyanuslanmaz #kitap #book #booklovers (instagram)