AĞUSTOS 2018

Kabus mu rüya mı şeedemedim twitter.com/hurriyet/statu…

About 11 hours ago

Gün: 01 Ağustos 2012

Love=discomfort zone=learning

çağın hastalıklı “cool”luk modasının aptal aparatlarından biri için terim denemesi: Hiyerarşik komiklik. Bir şeye yukarıdan bakarak komiklik üretmek ya da o şeyin üzerinde olmanın ifadesi ile edinilen narsisistik beslenme aygıtı. Birey “cool”luğa dayalı varoluşunu ayakta tutmak için sürekli aşağılarda malzeme arar. Olumlayacağı şeylerden beslenemez. Aklı fikri dalga geçecek alt(?) malzeme bulmaktadır artık. Üst ve altı “üst” ve “alt” diye tarif eden aslında yine kendisidir. Bu tür komikliğe yazılı olarak “ahahahaha” biçiminde karşılık veren de benzer beslenme gösterenlerdir.

 

İnsan bir yere gidince oraya gitmekle kalmıyor kendisine de gidiyor. Gidilen yerde gördüklerine şaşırıyorsun ama iyi bakarsan, aslında en çok kendinde buldukların(d)a şaşırabiliyorsun. Mümkünse alıştığın konforunu darmadağın edecek gitmelere bırakmak lazım kendini. Ne kadar çok uzağına düşersen kendinin, o kadar çok ‘uzağında kalan kendine’ bakma fırsatın oluyor. Derin aşklarda da böyle olur insan. Sarsılır. Bir başkasına gitmeye kalkışmak bir yanıyla da aşk çünkü. Orada da fena halde kendinle karşılaşıyorsun.

Size acayip gelecek bir gitme tarzım vardı. Bir kaç yıldır yapmadım, yapamadım. Bir ara size de anlatacağım. Gördüğüm yerler, karşılaştığım insanlar kadar, belki ondan da çok kendimi; daha doğrusu –bilmediğim- kendime doğru gidişimi yazacağım. İnsan her sabah baktığı aynadan başka aynalarla –kandıramadığı aynalarla- karşılaşıyor çünkü. Biraz orası burası kanıyor. Rahatı kaçıyor. Gözü yerse çok da iyi oluyor.

Bazen bana “terapist nedir, nasıl bir şeydir?” diye sorarlar. Sanırım birçok şekilde tanımlayabilirim veya sıfatlayabilirim. Yazmaya kalksam ciltler dolusu şey çıkar. Sadece yumuşak, sarıp sarmalıyıcı, onay ve akıl verici bir komşu teyze sanır çoğu insan terapisti. Zannedilir ki orada terapist dert dinler, akıl verir. Oysa ben tanımlamaya kalksam en başa ne koyardım biliyor musunuz? Oyunbozan derdim. Terapötik ilişkide de fena halde kendine gider insan. Aynasında eli kesilir.

Bu hafta sonu çok yakın bir yere gittim. Burnumun dibinde olmasına rağmen hiç gitmemiştim daha önce Sedef Adası’na. Oradan yazıyorum size bu satırları. Ne oldu da bunlar aklıma geldi? Balkonda oturdum. Meraklı çocuklar gibi sorular soruyordum Serim’le Şebnem’e. İndiğimizde bizi bir kamyonetle aldılar. Şoförü Murat. Film kahramanı gibi. Kaç araç var adada? Diye sordum. Tekmiş. İşte bu o kamyonet. Ve aynı zamanda adanın ambulansı da o. Olasılıkla cenaze arabası da. Düğün falan olduğunda da belki de gelin arabası. En son bildiğim bu yazıyı da taşıdığı. Sonra, “Asayiş nasıl? Kaç polis var?” dedim. Bir taneymiş. Ve de 45 kiloymuş. Kendi yetiştirdiği bir çiçek varmış. Saksıdaymış. Tanımadım ama tanısam kesin severdim. Devlet neden onu seçmiş merak ettim. Sorardım. Polis olmak istemezdim ama olsaydım o olmak isterdim sanırım. Kilo sınırı varsa dişimi sıkar 45 kiloya inerdim.

(Bu anlattıklarımı bakınca, sorunca, elleyince, dokununca görebiliyor insan. Yoksa sıradan bir kamyonet sanıp sadece yolun bitmesini de bekleyebilirsiniz.)

Balkonda kalmıştık. Çok sessiz. Neredeyse hiç ses yok. Karşıdan İstanbul görünüyor. Leylekler geçiyor tepemizden. Sonra pek bilmediğim bir sese takıldım. Serim, “İşte bu var ses,” dedi. İnsan içindeyken çok duyduğu için hiç duymuyor: Şehrin sesi! Ayrı ayrı sesler olarak bildiğim korna, araba, insan, çocuk, adam, kadın, köpek, ambulans, kavga gürültü… Sayısız ses… Ama hepsi bir araya gelip uzaktan dinlendiğinde tek başına başka bir ses. Ayrıntılar birleşip bir bütün oluşturmuş. Sanki biraz inliyor, biraz ah ediyor, biraz da of diyor gibi. Ama biraz da bir makine sesi gibi. İstanbul’un sesi… Olasılıkla elli yıl önce böyle değildi bu ses ve elli sonra da böyle olmayacak. Bu sesin yavaş yavaş bir değişime, dönüşüme uğradığı ve uğrayacağı besbelli. Hepimizin değiştiği, hepimizin sesinin değiştiği gibi… Eklediklerimizle çıkardıklarımızla bizden kopanlarla. Ama daha hızlı birden bire attığımız çığlıklar, ağlamalar var bir de. Şehrin sesi nasıl oluyor acaba? Depremle sallanırken Sedef Adası’ndan nasıl duyuldu İstanbul’un cığlığı?

Böyle işte. Yakın da olsa bu hafta sonu bir yere gittim. Kendime de gittim. Siz de bu yazıyla bir yere, bir yerlerinize gidin. Hepimizi Murat’ın kamyoneti taşısın…

cem mumcu, 2010

ÜÇ GÜNLÜK DÜNYA EDEBİYATI

Bir manifesto

Buhranlar içinde kıvranan dünyanın yeni açılımlara en çok muhtaç olduğu bir dönemden geçiyoruz. Okur esrik, yazar tekinsiz. Yaşanmışlıklar epriyor, farkındalık hiç olmadığı kadar azalmış durumda..

.Şaka şaka. Öyle şeyler olduğu filan yok. Her şey normal. Hâlâ “yaşam eski zamanlarda daha iyiydi”ye inanıyoruz. Dünya her zamanki gibi sakin bir görev bilinciyle dönmeye devam ediyor. Ağaçlar, bulutlar, çöller, maymunlar ve akla gelen her şey bizi hiç umursamadan varlıklarını sürdürüyor. Kendisini -sırf yaşıyor diye- öncekilerden ve sonrakilerden daha özel zanneden biz bir grup insan ise, konjenital basiretsizliğimizden yola çıkarak dünyanın da buhran içinde kıvrandığına inanıyoruz. İçinden geçtiğimiz çağ diğerlerinden daha iyi ya da daha kötü değil. Telaşa mahal yok. Fakat tanıklık ettiğimiz bazı şeylerin kaydını tutmamızın da sakıncası yok.

Savaş görmemiş, devrim yaşamamış, işkence çekmemiş, hiç meydan okumamış ve hiç af dilememiş böyle bir ara nesilden bekleneceği üzere, “Üç Günlük Dünya Edebiyatı” basit bir konfor ihtiyacından doğdu.

*

Hepimiz sokakta oynadık. Çocukluktan çıkarken liberal ekonomiye geçtik, bir anda her şeyimiz oldu. Uzaktan kumandalı oyuncak otomobilleri de ilk kişisel bilgisayarları da biz kullandık. Liseyi okuduk. Telefonda sevgilinin babasıyla konuşmanın ne demek olduğunu yaşayarak geçtik. Tam mezun olurken cep telefonu geldi, mobil iletişimin en sakil günlerini de tattık. Muzır neşriyata bakarak da istimna ettik, üniversitedeyken tanıştığımız internet sayesinde monitöre bakarak da… İlk özel televizyon, canlı yayımlanan ilk savaş, ilk magazin programı, ilk UEFA şampiyonluğu, ilk Eurovision birinciliği hep bize denk geldi. Çok fazla uyarana, parazite ve gürültüye maruz kaldık. Hep “geçiş dönemi”nde sıkıştık, hep “gelişmekte olan ülke” vatandaşı olduk. Tarihi de anlamadık, geleceği de hayal edemedik. Katı olan her şey buharlaştı, tüm beklentilerimizi spekülasyonlar üzerine inşa ettik.

*

Genç değiliz. Yaşlı da değiliz. Tedirgin yaşamaya çok alışkınız. Kötü besleniyoruz, kötü yaşıyoruz, sportmen ruhluyuz ama spor yapmıyoruz. Taşralıyız ama her yer taşra olduğu için göze batmıyoruz. Kendimiz gibi olanları çok kolay ayırt ediyoruz ama kendimiz gibi olanlarla dahi çok zor kaynaşıyoruz. Çok az şeye inanıyoruz. Bize öyle öğrettikleri için başarısızlığı sevmiyoruz. Ama el yordamıyla kendi kendimize keşfettiğimiz üzere, başarıyı da sevmiyoruz. Sinik, alaycı ve huzursuzuz. Kişisel gelişime, spritüalizme, ezoterik galaktik bilgeliğe veya burçlara inanmıyoruz. Ne idüğü belirsiz insanlarız. İdüğümüzü arıyoruz.

Kendimizi ciddiye almadığımız için dünyadaki varlığımızın kaydını bugüne kadar tutmadık. Belki siz yardım edersiniz diyorduk, etmediniz. Bu nedenle biraz kıpırdanmak zorunda kaldık.

*

Bugün “çağdaş Türk edebiyatı” nedir sorusuna net bir yanıt verilemiyorsa, sorumluluğun biraz da bizde olduğunu kabul ediyoruz. Çünkü çağdaş Türk edebiyatı biziz. Merhaba, çok memnun olduk. Biraz daha derli toplu hareket etmeye karar vermiş bulunuyoruz.

Bizi tarif eden şeylerin tümüne “Üç Günlük Dünya Edebiyatı” (akımı) adını verdik.

Biz hayatı gözleyerek değil, yaşayarak yazan yazarlarız. Katı prensiplerimiz ve yüce ülkülerimiz yok. Sık sık taviz veriyoruz ve açıkçası biraz eyvallahımız var. Mala mülke, şöhrete sahip değiliz. Hemen hepimiz başkaları adına işçilik yaptık, yapıyoruz. Ağdasızız, azıcık sinsiyiz, öfkeliyiz, vazgeçme sanatında ustayız, mağlubiyeti iyi biliriz, kırçıl ve absürdüz, önden rutubetliyiz; arkadan az ışık alırız, cereyanda kalmış, hor kullanılmışız, seks küspesi, gönül posasıyız, entelekti seviyoruz ama onu kutsamıyoruz, kutsallarımız var ama onları da kutsamıyoruz, kahrolasıcayız, boyu devrilesicesiyiz, yeraltından korkuyor, yerüstünde ise göze batmıyoruz, âşık olduklarımıza kolay açılıyor ama hemen açıklarda boğuluyoruz, bildiğimiz her sözcüğü her metinde kullanıyoruz, çünkü hiçbir sözcüğün hiçbir dile yabancı olmadığına inanıyoruz.

Bu manyakça yaşama göğüs germek tam otuz beş yıldır bizim işimiz.

*

“Üç Günlük Dünya Ebebiyatı” ile henüz seyircisi gelmemiş bir salonun ışıkları açılmamış sahnesine çıkmayı deniyoruz.