MAYIS 2018

“Şuursuzluğu kutsamak” diye bir kavramı bana yazdıran zaman utansın.

About 3 days ago

Gün: 02 Haziran 2012

Yüce Kantaron sülalesinin en küçük ama en ümitle istenen, sırtına beklentinin, omuzlarına olması gerekenlerin ağırlıkları yüklenmiş olarak doğan çocuğunun öyküsüdür bu.

Ona Kantaronların sonuncusu gözüyle bakılabilir veya Kantaronların devamı ya da devam etme imkânı. Doğum tarihinin hesaplanması için toplanan konsültasyon grubunda sekiz doktordan başka iki matematik alimi, üç astrolog, bir kimyacı, iki simyacı ve beş buçuk ilâhiyatçı vardı. Hesapların doğruluğunu sınamak için bir üst konsey vardı ki, o da toplam üç kişiden oluşuyordu. Onların ilimleri konusunda kimsenin bilgisi yoktu. Yapılan tüm konuşmalar katipler tarafından kayda geçirildi. Katiplerin kayıtları inceden inceye, kıymık kıymık, soğan zarı gibi dıştan içe incelendi. Her şey onun doğumuyla yoluna girecekti, daha doğrusu -ya da söylenmeyen asıl cümle- “yoluna girmeliydi”. Başka çare yoktu.

Cinsel birleşmenin olacağı gece malikâne çok kalabalıktı. Nisaiyecilerden, asabiyecilere, din adamlarından, cerrahlara ev hınca hınç doluydu. Ritim saz ekibi koitusun yani cinsel birleşmenin ritmini bilim adamlarının tarif ettiği biçimde çalmaya başladığında sanki bütün o koca ev birleşen bir çift haline gelmişti. Ritmin aksaması son Kantaronun beklendiği gibi olmasını bozabilecek etkenlerden sadece biriydi. Ritim ekibi bir kös, üç davul, üç çevgan, yedi zil, sekiz zilli maşa, altı parmak zili, iki çalpara, iki nakkare, on iki kaşık, üç kudüm, beş daire, iki nevbe, üç bendir, altı def, yedi darbuka, dört kase, altı fincan ve birbirine vurulan, sürtülen ve de sallanan adını bilmediğimiz diğer on sekiz aletle toplam doksan sekiz kişiyi buluyordu. Doksan dokuzuncu kişi olan ritim ekibinin şefi yatak odasının içini izleyemeyeceğinden, aradaki bağlantıyı kurmak için üst kattan alt kata kulaktan kulağa bir zincir oluşturulmuştu. Tam elli sekiz insan ya da daha doğrusu yüz on altı kulak bu iş için merdivenleri de içeren uzun bir zincir olarak görev almıştı. Yüz on altı kulağın üst kattaki birinci halkası, aynı zamanda kapıda açılmış delikten bakan bir gözdü de ve bu tabii ki kayınvalide Kantarondu.

Ritmin durduğu anda içeride kalış süresinin tamı tamına 18,2 dakika olması planlanmıştı. Hesaplardan çıkan sonuç böyleydi çünkü. Sonra taze ve güzel gelin içeriye giren dört hizmetçi tarafından tarif edildiği üzere başı üstüne hiç incitilmeden çevrilecek ve beklenen bebeği oluşturacak tohumları içeren mayi, bir katresi bile ziyan olmadan, gitmesi gereken boşluğa dolacaktı. Hangi tohumun rakiplerini geçerek döllemesi gerektiği konusu çok önemliydi. Bununla ilgili olarak düşey atışla yapılan fizik deneyleri sonucu, nisaiyeciler ve genetikçilerin de onay vermesiyle kabul olunmuştu. En ağır, en büyük tohum yumurtaya önce girmeliydi. Onun aynı zamanda yerçekimine en yenik düşmüş olan tohum olacağını kimse düşünmedi tabi.

Tohumun tam da hesaplanan günde ve saatte delmesi, girmesi gereken yere girdiğine ikna olunduğunda, taze, beyaz tenli, son Kantaronu batnında taşıyıp besleyecek kadar tombul, kilo alıp sorun yaratmayacak denli zayıf olan, seçilmiş gelinin yeni görevleri başladı. Tohumun rahmine düştüğü o andan itibaren tüm saatleri, dakikaları hatta neredeyse saniyeleri önceden belirlenmiş bir dokuz ay on gün geçirecekti. Bu süre boyunca kaderi bile işleyemezdi, azrailin bile geliş yolları sımsıkı örülüp kapatılmıştı. Karar, istek, vazgeçiş, imkanlar arasından seçiş, arzu, reddediş hepsinin durduğu, durdurulduğu bir dönem başlamıştı. Beklenmedik olan, akışın getireceği rastlantısallık bile yoktu. Ölüme bile dönüşemezdi yaşamı, ona bile hürriyeti yoktu. Bedeninin her organı, o organdan sorumlu hekimlerce kontrol ediliyordu. Sağ böbreğinden sorumlu üç bevliyeci, sol böbreğinden sorumlu üç bevliyeci vardı dersek durum daha iyi özetlenebilir belki. Sadece bilim değildi, kaderin işlek yollarını ara sokaklarına kadar tıkayan. Yüksek ücretle çalışan her din ve inançtan mistikler de görev başındaydı. Tanrı’ya ve kadere karşı birleşmiş paralı din adamları ve kadınları da oradaydı. Allah, Tanrı, Buda hatta Güneş tanrısı ve hatta yeryüzünde epi topu altı kişi kalmış bir kabilenin taptığı saparna kökü bile iradeleri karşısında durulmuş tanrılar arasındaydı.

Her türlü ayrıntısı düşünülmüş bu dönemin tüm ayrıntılarını size anlatmayacağım. Zaten tümüne de tanıklık etmedim, edemedim. Çünkü kovuldum, sürüldüm. Öldürülebilirdim bile. Çünkü gelinin ölme isteğini fark etmiş ve ona yardım etmeye niyetlenmiştim. Onları ruhumun gazabıyla korkutarak kurtuldum. Ruhumun gazabı ise tamamen uydurduğum bir şeydi. Ama inandılar. Hayatın ve kaderin üstünde iktidar kurmaya çalışanların birinci zaafları budur çünkü. Korkak olurlar. İkinci ve büyük zaaflarını sonra açıklayacağım. Beni sürüp hadi git demediler tabii. Başka bir kıtaya kadar götürüldüm ve oraya bırakıldım. Ve bırakıldığım andan başlayarak da geri dönüş yoluna çıktım. Hesabı biliyordum, dokuz ay onuncu güne yetişmeliydim. Sadece bir saat geciktim.

Vardığımda fark edilmedim bile. Malikânede bir karnaval vardı. Çocuk doğmuştu ve de istenildiği gibi oğlandı. Salonda bedenlerinin üst kısmı çıplak bir sürü kadın vardı. Hepsi kocaman memeli bir sürü kadın. Yani bir sürü süt anne. Ben üst kata koştum. Ama yetişemedim. O gitmişti. Bebek doğmuş ve göbek kordonu kesilmişti. Kendini boğmak için o kordonu kullanmıştı. Görevini tamamladığı anda yalnız kalmış ve yapmıştı. Onu sırtıma alıp ben çıkardım malikâneden. Tek kişilik bir cenaze töreniydi.

Kantaronların devamının öyküsü Kantaronlar için trajiktir. Benim içinse eğlenceli. Çünkü o, Kantaronların devamı değil sonuncusu oldu. İktidarın ikinci zaafı, hiçbir zaman her şeyi kontrol edememesidir. Her zaman hesap edilmemiş veya kendi zaferini ilan edecek bir ayrıntı mutlaka çıkar. Küçük Kantaronun yaşamı annesininki gibi ve annesininki kadar kontrol altında geçti. En ince ayrıntısına kadar hesaplanmış bir bebeklik ve çocukluk dönemi geçirdi. Ama ilkin bahçıvanın kulübesinde yakalandı onunla birlikte. Bahçıvan öldürüldü. Cinsel tercihini değiştirmesi için tüm bilim adamları çalıştı. Dünyanın en güzel kadınları getirildi. Akla hayale gelmeyecek zorlamalara maruz kaldı. Sonunda cinsel organını kesti. Kayınvalide Kantaron intihar etti. Kalabalık bir cenaze töreniyle gömüldüğü anda, biz yakışıklı delikanlıyla kestiği penisini, annesinin yanına defnediyorduk. Ve ne gariptir, ikimiz de gülümsüyorduk. İktidar hiçbir zaman bu kadar somut olarak öldürülüp gömülmemiştir herhalde.

cem mumcu, sahici aşklar külliyatı, kitabından