HAZİRAN 2018

RT @eyupsabriesen AKP Zanzibar Teşkilatı ile beraber Yenikapı'dayız, Zanzibar devam diyor #BüyükLiderİstanbulda pic.twitter.com/CLP0OcASeZ

Yesterday

Gün: 29 Mayıs 2012

#leo #berlin #germany #lion (instagram)

Yere düştüğünde başı havada kalmıştı.

Sırtındaki boşluğun içinde neler olduğunu merak ederdim.

Onu itip düşürdüklerinde bunu düşünüyordum sanırım.

Çocuklar niye hain olur? Belki de büyüyünce sadece hainliğimizi saklamayı öğreniyoruz içimizin kirli tavan arasına. Aslında yetişkinler dünyasında da birlik olunduğunda, kimsenin yargılamayacağı düşüncesi çoğunluğa hakim olduğunda, hainliğe geçiliveriyor hiç duraksamadan. Ya da hainliğimiz daha gizli, daha derinden, daha ustalıklı bir hâl alıyor.

Ama ilkokulun üçüncü sınıfında, belki hayata tutunmak için birlik olmaya daha çok ihtiyaç duyan bir çocuk grubu farklı olanı -bir kamburu- rahatlıkla aşağılayabiliyordu işte. Belki ortak bir “yabancı”ya, “benzemeyen”e duyulan korkuyla karışık bir öfkeyle birleşip kenetleniyorlardı.

Yere düştüğünde başı yere değememişti. Bir kaplumbağanın sırtüstü haline benziyordu yerde yatarken. Bense hainlerin dışında da olsam duygudan uzak bir merakla bakıyordum ona. O boşlukta ne vardı? Öğretmen, sık tekrarlanan bu durumu her öğrendiğinde hainlere ufak cezalar verirdi. Yine de onun da kamburu sınıfında görmekten haz ettiğini hiç sanmıyorum. Ayşe’yi boyunun çok kısa olmasına rağmen hep en arka sıraya niye oturturdu ki? Belki de öğretmen de dahil hepimizin yaraları, eksikleri, utançları, çirkinlikleri dolmuştu onun sırtındaki boşluğa. Bundan belki, ne zaman yüzleşmek istemediğim bir yanımı fark etsem, Ayşe’nin imgesi girer düşüme. Düşümde kamburundan utanan ve saklamaya çalışan, ben olurum. Birinde kamburuma bıçak sokarak sanki bir balonmuşçasına söndürmeye çalışıyordum. Belki sınıfta yapılan da buydu.

Üniversiteyi bitirip başarılı olduğumu kendime ve etrafa ispatladığımı düşündüğüm o yıl, mahalleye döndüğümde uzun zamandır onu görmediğimi fark ettim. “Bir gariplik var Ayşe’nin üstünde, evden hiç çıkmıyor, hasta” dediler. Her şeye rağmen liseyi bitirmiş ve mahalledeki dişçinin muayenehanesinde, müşterilere görünmemesi kaydıyla, çalışmaya başlamıştı. Beş altı aydır işe de gitmiyormuş.

Evlerine gittim. Babası artık iyiden iyiye ihtiyarlamıştı, güçlükle yürüyordu. Yaşlı bir baba ve kambur bir kızın evi nasıl olursa öyleydi evleri. Geçen bunca yılın hepimizin evine getirdiği bir sürü yeniliğin, değişimin hiçbiri yoktu o evde. Aynı duvarlar, aynı divanlar, aynı örtüler, aynı halılar, aynı fotoğraflar, aynı duvar halısı ve aynı geyik. Kendi çocukluğumdan şimdiye neredeyse hiç kalmamış ne kadar nesne varsa her şey oradaydı. On üç on dört yıl önce Ayşe’nin annesi öldüğünde ev nasılsa aynısı, eskimişi, yıpranmışı, kirlenmişi, iyice acıya bulanmışı… Sanki bir şey onların takviminin önünü kesmişti. Orada öyle, ne ileri, ne geri kalakalmışlardı.

Babası odasından sadece tuvalete gitmek için çıktığını, hiç konuşmadığını söyledi. Bir de sürekli kusuyormuş, çok kilo kaybetmiş.

Ayşe’nin yanına girdim. Odanın içinde duyduğum kokuyu sadece ‘bir acının kokusu’ olarak tanımlayabilirim. Yatakta sırtı dönük yatıyordu. “Ayşe, ben geldim, Reha” diye seslendim. Kafasını çevirdi, “Reha” diye ufak bir çığlık attı. Yüzü, daha önce onda hiç görmediğim bir mutlulukla doluydu sanki. “Yardım et, kalkayım” dedi. Yatağın kenarına oturdu. “Nasılsın” dedim. “Çok iyiyim” dedi. Yüzüne bir kez daha dikkatle baktım; gerçekten çok mutlu görünüyordu. Bütün bu evden çıkmamaların, kusmaların ardındaki bu mutluluk hali kafamın içinde garip bir çelişki yaratmış, bu hale bir anlam verememiştim. İkimiz de sustuk, belki beş dakika birbirimize baktık. Gözlerimden bir şey sorduğumu, durumu anlamaya çalıştığımı fark etmişti. Parmağını dudaklarına götürdü, suss işareti yaptı. “Sakın kimseye söyleme” dedi. “Ben hamileyim, altı aylık” dedi. Gözüm ister istemez karnına gitti, hiç büyümemişti. Hem oldukça zayıf görünüyordu. “Çok mutluyum, çok… Sakın kimseye söyleme, bir sen biliyorsun” dedi.

Ertesi gün yine gittim, daha ertesi gün yine. Durumu fiziksel olarak gittikçe kötülüyordu. Oysa büyük bir mutluluk içindeydi. Bir  hafta sonra gittiğimde “artık tekmelemeye başladı” dedi. Ve işte o an her şey tersine döndü. “Çok tekmelemeye başladı” dediği anda elini arkasına çevirip kamburunu okşamıştı. “Çok büyüdü görüyor musun” diye ekledi.

Aşk, dişçinin muayenehanesinde, gelen bir adamı kapının aralığından görmesiyle başlamıştı. Sonra adamın süren tedavisi için sık sık gelmesiyle devam etmiş, belki tüm yaşamını kapı aralıklarında yaşayan Ayşe, yine aynı aralıktan aşkını büyüttükçe büyütmüştü. Adam onu görmüş müydü? Bence hayır. Ama ne fark ederdi ki? Ona göre onu gebe bırakacak denli yaklaşmışlardı nasıl olduysa. Hem aşk dediğin hep âşık olana göre değil midir ki? Kamburunun içinde bir bebek büyüttüğü duygusunu yaşatacak denli kim sevişmiştir ki biriyle? Hangi kadın böyle bir hazla beklemiştir ki, aslında olmayan bebeğini?

Ona söz vermiştim, kimseye söylemedim. Söylemek onun için tümüyle gerçek olan aşkını da, gebeliğini de sonlandıracak; yerine delilik gelecekti. Mutluluğu acıya dönüşecek veya dönüştürülecekti.

Takvimi vardı; dokuz ay on gün bekledi. Her gün ama her gün gittim. Doğum biraz gecikti diye sıkıldı, bir hafta daha bekledi. Sonra haberi geldi. Gittiğimde bir bıçağın üstünde yatıyordu ölü bedeni. Kafası düşmüştü ama yine de yere değmiyordu. Yüzü çok güzeldi. Dünyanın en güzel annesiydi, gülümsüyor gibiydi. Doğururken ölmüştü… Eğildim, iki elimle kıpkırmızı bir bebeği tutarcasına avuçladım yerdeki kanı. Kimsenin görmediği, göremediği bu bebek, hayatımda gördüğüm en güzel aşk çocuğuydu.

Aşk…

Acıya bulaşan…

 

cem mumcu, Sahici Aşklar Külliyatı kitabından