KASIM 2018

RT @ramiscinar Kendini Arayan İnsan; hayata, varoluşa ve birey olmaya dair kült haline gelmiş bir kitap. Psikoloji, sosyoloji ve f… twitter.com/i/web/status/1…

Last week

Kasım 2018
P S Ç P C C P
« Eki    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930  

Yalom’un önemli bir saptaması var: “Bugünün bireyleri bastırılmışlıktan çok özgürlükle başetmek zorundalar.” Rollo May, ‘Aşk ve İrade’ kitabının özellikle aşk bölümünde meseleyi enine boyuna ve sapasağlam biçimde anlatıyor. Üzerinde çok durulması, iyice açılması gereken bu hali ve sonuçlarını o denli fazla görüyorum ki… Ve fakat bütün okların başka bir yönü gösterdiği bir yerde, maalesef hem anlatması hem de anlaması zor görünüyor. Ve hatta yerine koyduğum önerinin eskiye dönmek olduğunu düşünmek gibi yalınkat bakışlar, yorumlar ve itirazlar da oluyor. Bir zamanların cadı avcıları şimdinin avcı cadıları olmuş görünüyor. Oysa yeniden başka bir bastırma süreci içindeyiz. Özgürlük insanı bastırır mı?

Önce yaşamına bakıp sağlam bir içgörüyle geçmişini anlatan bir kadının size söyleyecekleri var. Bu mektubu yazmasını ben rica ettim kendisinden : “Hayattan beklediğim ne varsa, hepsine ulaşmak için yoğun bir çaba sarfediyordum. Ulaşamadıkça hırsla boğuluyordum. Çabam, beni peşinden sürükleyen bir hayvana dönüşmüştü. Hırpalanıyor, parçalanıyor ve ard arda gelen hayal kırıklıkları yaşıyordum. En çok istediğim şey, sevmek ve sevilmekti. O kadar sabırsız ve o kadar öfkeliydim ki sevgiye karşı, ona sahip olmak bir savaşçı olmayı gerektiriyordu sanki. Yakıp yıkmak gerekiyordu. Kalbimin ne istediğini biliyordum ama bu isteğime uygun eylemler ne ise, ben tam tersini yapıyordum. Sonsuz aşkı arayan bir kadın gibi sağlam ilişkiler kurmaya çalışmak, gerekirse yıllarca beklemek yerine; aşkı değersizleştiren ve duygudan yoksun ilişkiler içinde mucize olmasını bekliyordum aptalca. Bugün, aşkı istemek, onun için beklemek, başka hiçbir şeye şans vermemek; zayıflık… Kimse kimseye söyleyemiyor asıl aradığının bu olduğunu. Söylersem, herkes kaçar etrafımdan, yapayalnız, daha da yalnız, daha da terkedilmiş olurum. En değerli olanı değersizleştireyim de bitsin şu karın ağrısı. Aşk için umutlanmaktansa, onu yok edeyim de bitsin.Şimdi geriye dönüp baktığımda, bu korkaklığın ve savurganlığın hiçbir şekilde ayıplanmadığını görüyorum. Ayıplamak bile ayıpmış. Aksini iddia edecek kimse yokmuş. Herkes, yalnızlıktan korktukça daha da yalnız kalmış. Aşkın yokluğu, yalnızlığı gerektirir oysa ki, oyalanmayı kabul etmez. Onu istiyorsam, o gelene kadar hiç korkmamalıydım.”

Bu aralar ne çok karşılaşıyorum sağlam ve düzgün bir ilişkiyi arzulayıp bunu istiyormuş gibi görünmekten kaçınan, hatta tam tersini istiyormuş gibi davranan kadınlarla. Garip değil mi? İnsanın asıl istediğine bakmaması ya da bakıp gördüğü halde ifade edememesi. Dahası yaşamını arzu ettiği biçimde sürdürmeye dönük eylemler yerine başka bir biçime mahkum kalması. Kendini buna mecbur hissetmesi.

Bazen dostlarıma soruyorum ve diyorum ki: “Bak burası hem havaalanı hem otogar hem liman ve aklına ne geliyorsa. Söyle nereye gitmek istiyorsun, Amerika’ya mı, Nepal’e mi? Yoksa bir dağa mı tırmanacaksın? Bir gemiye mi ihtiyacın var, bir eşeğe mi? Hatta bak bana. Dön ve bak bana. Ben senin eşeğinim. Gitmek istediğin yere gidebilecek bir binek miyim gerçekten? Öyleyse bin sırtıma. Yoksa bence vakit kaybetme benimle. Ama bir karar vermelisin. Hem Miami’ye hem de Bangkok’a aynı anda gidemezsin. Karar vermelisin ve verdiğin kararın sorumluğunu alıp bir şeyleri kazanıp bir başkasından vazgeçmek durumundasın.”

Psikanalist Dr. Allen Wheelis güzel anlatıyor konuyu: “Bazı insanlar dörtyol ağızlarında oturur, aynı anda ikisine de giremedikleri için iki yola da giremezler, orada yeterince uzun süre otururlarsa yolların sonunda birleşeceği ve böylece her ikisini seçmenin de olası hale geleceği yanılsamasının tadını çıkarırlar. Olgunluk ve cesaretin büyük bir kısmı böylesi feragatlerde bulunabilme yeteneğidir ve aklın büyük bir kısmı da insanın mümkün olduğunca az şeyden vazgeçmenin yollarını bulma yeteneğidir.”

Kararlarımız olasılıkların azaldığına, sınırlılığına vurgu yaptıkları için bir anlamda kayıp ve ölüme yakındır. Bu yüzden kararlarımız aynı anda kayba ve acıya da teyellidir. Ama bilmeyiz ki acıya, kayba değmeyen yerde aşk yoktur, coşku yoktur hatta hayat yoktur. Vermediğimiz bir nefesi alamayız çünkü.

Ve son olarak yine size özel yazılan o mektuptan bir bölümle bitirelim: “Duygularımızı hissettiklerimizi ifade etmekteki özrümüz… ‘Ne hissediyorsun?’ denildiği zaman düşünsel şeyler çıkması içimizden… Duygularımızı hep bir suçlulukla kapatmamız. Çünkü istemek suçluluk getirir. Duygularımızı da doğru ifade etmeyi beceremediğimiz için sahip çıkamıyoruz onlara. Aşkı istemeye sahip çıkamadığımız gibi. Yollarda kaybediyoruz onu, ya da cebimize sokup saklıyoruz. Duygularımızla olan bağımız kopuk. Sanki hislerimiz Sanskritçe’ymiş, biz de Türkçe konuşuyormuşuz gibi. Anlamıyoruz onları. Korkuyoruz onlardan. Saklıyoruz. Ve diğerleri de bizim gibi oldukça biz de onlar gibi oluyoruz gittikçe.”

Şimdi şunu sormamızın tam yeri: Gerçekten özgür müyüz?