ŞUBAT 2018
MAKALELER

 

Hangi konudan bahsettiğimi söylememin gereği yok. Nedenleri üzerine konuşacak zaman değil. Umulur ki onları da yazacak zamanımız olsun.

Şimdilik sadece acil olarak bakmamız gereken yere bakalım. Bir zen aşçısının bir lafı var. “Soğan doğrarken sadece soğan doğra.” diyor. Bu basit öneri hiç de sanıldığı kadar basit, dahası kolay da değil. Bu basit önerinin içindeki zorlukları belki sayfalarca anlatabilirim. Ama şu an en önemlisini söylemeliyim. Kendini düşünmeden yap, övülmek için, beğenilmek için, hayran toplamak için, seni beğensinler diye yapma, beğenilmemek kaygısıyla da yapma. Sadece o yaptığın şeyi yap.

Eğer bir toplum seni selametle yürümek için kılavuz olarak seçtiyse, sadece onu yap. Kendini, hırslarını, aynadaki görüntünü, kendi kazançlarını ve kayıplarını düşünme. Onlar senin bütün bunları aşmış olduğunu düşündükleri için seni seçtiler. Kendini bırakıp kendinden dışarıda kalan herkesi düşünecek olgunlukta olduğunu düşündüler ve öyle olmanı isteyeceklerdir.

Sen yazar, sanatçı, müzisyen arkadaşım. Sen de şu an ne yapıyorsan onu yapmalısın. Daha çok beğenilmek, daha çok satılmak, daha önemsenmek için yapma. Yeni mevziler edinmek ya da kaybettiğin mevzileri geri kazanmak için yapma.

Sen medya. Sen de şu an asıl işini yap. Mevzi alma. Kayıp kazanç hesabı yapma. Sadece olman beklenen şeyi düşün.

Sen milletvekili. Kendini bırak. Sen yoksun. İşinin adının net olarak tanımladığı şeyi yap. Vekil olduğun emanetine sahip oluşun senin onurundur.

Sen polis arkadaş. Kendini düşünme. Senin destan yazabileceğin tek şey işindir. Halkını korumak senin işin. Bunu yap. Başka hiçbir şeyden korkma.

Sen ey hekim arkadaş. Sadece şifa verici ol. Bütün donanımını bunu için harca. Başka rantlar, başka korkular kafanı karıştırırsa hastanı kaybedersin. Bu senin kendine ihanetindir.

Sen hakim, savcı, avukat arkadaş. Göğsün ve zihnindeki bütün kudreti halkına adalet sağlamak için ortaya koy. Adını, sanını, mevkiini düşünme. Gurur duyacağın tek şey asli işini yapmanın yarattığı görkem olacaktır.

Sen hangi yönde olursa olsun inancı, ideolojisi olan arkadaş. Hiç bir inanç ve ideoloji kendini düşünmek, kendine çıkar sağlamak için değildir. Hiçbiri kendi küçük hesaplarını düşünerek destanlaşmamıştır. Neye inanırsan inan, ne düşünürsen düşün tüm insanlığı hatta bütün evreni daha iyi kılmak adına olduğunu düşün. Bunu hissettiğinde kendinin o yüce varoluşun içine katıldığını hissedeceksin. Adını ne koyarsan koy bütünün içindeki anlamını keşfedeceksin. Bir atomun bile eksi ve artı değerlerinin  arasındaki dinamiğin o atomun varoluşuna hizmet ettiğini düşün.

Sen yollarda direnen, ya da direnenlere direnen arkadaş. Sen twitterda yazan çizen dost. Yürüyüşünün, duruşunun, yazdığının paylaştığının ne kadarı kendin içinse onu bırak. Kendi küçük benliğinin ötesine taş. İnsan olmanın ihtişamına karış. Bunu ancak kendini bırakıp diğerine baktığında hissedeceksin. Direnen arkadaş, direndiğin yapıyı bunu yapamadığı için için eksik bulduğunu unutma. O yapının seni anlamayan, asla duymayan, bir türlü ulaşıp duygunu anlatamadığın belki babana, belki annene, belki öğretmenine, komutanına benzediğini biliyorum. Bunun seni ne kadar üzdüğünü, çaresiz bıraktığını, öfkelendiğini hatta bu duygularını bile hiç ifade şansın olmadığını biliyorum. Öfken için ayrıca suçlandığını da biliyorum. Onların kendini düşünen taraflarının, seni duymasına engel olan tarafı olduğunu görüyorsun. Bu senin asla benzemek istmeyeceğin şey.

Sen kalbiyle şehadet eden arkadaş. Tanrı yoktur diyorsun dilinle ve kalbinle. Allah’tan başka diye ekliyorsun. Çünkü tanrı parçadır. Allah ise bütündür. Tekliktir. “Sadece kendine bakıp, diğerini duymamak” putunu kır.  Sen bunun hüznünü yaşadın. Seni etiketleyen, içine almayan, hatta ezen yapıların içinde neler hissettiğini hatırla. En tehlikeli put insanın kendisidir. Çık kendinden, birliğin görkemiyle buluş.

Kimimiz kürt, kimimiz, müslüman, kimimiz eşcinsel, kimimiz ateist, kimimiz azınlık, kimimiz yabancı, kimimiz kadın, kimimiz fakir, kimimiz engelli olduğumuz için bunları yaşadık.

Şimdi hepimiz için kendimizden çıkıp başkalarına bakma, onları görme, duyma zamanı. Hepimiz bunun acısını yaşıyoruz. Başta sayın başbakanımızdan bunu talep ediyorum.  Sonra hepimizden kırılmış ve yalvaran bir sesle bunu istiyorum. Kendimden, adımdan, sadece kendimden demvuran herşeyimden biraz da utanarak.

 

Ağaçlar, haklı ve haksız ağaçlar diye ikiye ayrılmazlar. Hiçbir ağaç kendi isteğiyle bütünden kopup bir baltanın sapı olarak kendi kardeşini kesmez.

 

6. 06. 2013

“Karar ânı ipte yürüme  ânıdır aslında. Ve kim bilir kaç kere evrilip değişiyor hayatlarımız aptal saptal küçücük kararlarla. Belki de milyonlarca küçük kararın her biri başka bir geleceği, başka bir hayatı, başka mutlulukları ve başka mutsuzlukları taşıyor küçücük gövdesinde?”

Yıllar önce yazdığım bir öyküden bir alıntıyla başladım. Uzunlamasına bir seyir gösterdiğini sandığımız -bir yanıyla öyle olan- hayata bakarken, seyri oluşturan çizginin noktalardan oluştuğunu çok düşünmeyiz. Her nokta, yani her ‘ân’ aslında çizginin nereye döneceğini, nereye kıvrılıp bizi nereye götüreceğini belirlerken nasıl da sıradan zannederiz onu. Aslında iki ucunu kendimizin tuttuğu, ama tesadüf ipliğinin ilmeği sandığımız kısacık ânlardan, küçük kararlardan söz ediyorum. Geleceğimizi karnında taşıyan kocaman karınlı, doğurgan ve gebe ‘ân’lardan…

Oysa öylesine atlarız üzerinden onların. Bitimsiz sandığımız hayatımızın sıradan ânlarıdır onlar. Onlar ki bize hayatımızın sunduğu sınav sorularıdır. Hangi şıkkı işaretlediğimize bakar mıyız gerçekten? Neremizle bakarız? Hangi seçeneğin bizi nasıl bir geleceğe taşıyacağını düşünür müyüz? Aslında nereye gitmek istediğimize ve önceliğimizin ne olduğuna karar vermiş miyizdir? Başka fırsatların, başka zamanların bize geri dönme şansı tanıdığı da olur. Ama her zaman öyle midir?  O küçücük ‘ân’ın açacağı veya tıkayacağı olasılıkların ne kadarını kendimize göre değerlendiririz? Ne kadarını -küçük kayıpları göze alamadığımız için- başkaları için yaşarız. Bir tek hayatımız olduğunu ve ölümlü olduğumuzu düşünecek kadar yetişkin miyizdir o ânlarda?

O ‘ân’larda kendi ayaklarımıza bakar mıyız bizi nereye götürüyorlar diye? Ve onlar gerçekten ‘kendi’ ayaklarımız mıdır? Oysa gittiğimiz yön bizim olacaktır istesek de istemesek de. Ağzımızı açıp kaparken ve bir nefesi dilimize karıştırıp konuşurken; bir “evet” veya bir “hayır” derken hayatımızı değiştirebiliriz bazı ânlarda.

pok
Herkesi idare ederken kendi hayatımızın idaresini elimizden bıraktığımız ve sonra “başıma geldi” dediklerimiz… Kimindir ki geri kalan? Ve hatırlar mıyız ki hayat hep bir ‘geriye kalan’la hem malûl, hem mamûl, hem de taçlanmıştır.

Elbette her anımızı böyle yaşayamayız diye düşüneceksiniz. Haklısınız.

Demlerle demlediğiniz bu hayata, “Hayatım” diyerek onu size ait kılın önce.

Ardından düşünün “son” ne demek. Sonra ruhunuzun, zihninizin hiç değilse bedeninizin unutmayacağınız bir yerine asın bu düşündüğünüzü. Bunu yapın: Size aşk vadediyorum, size sizin olan bir hayat vadediyorum. Size mânâ, size coşku, size cesaret, size güç, size hayat vaat ediyorum. Yanında da hediyesi güzel bir ölüm…

 

cem mumcu, Kendine Bakma Kitabı

 

Hayat sana ne gönderiyor farkettin mi? Sen orada olduğun için, orada olmayı seçtiğin için, orada olmayı göze aldığın için sana ne gönderiyor biliyor musun? Fark ettin mi? Sıradan gibi gördüğün şu sokakta ne çok şey var. Ne çok olasılık, ne çok bilinecek yeni şey ve ne çok dokunacak, ellenecek, okşanacak, öpülecek şey.

Görmediklerin, fark etmediklerin, bakmadıkların… Ve nedense kaçtıkların. Neden kaçtığını bilmeksizin. Kaçsan bile içinde bir başka bilginin saklı olduğu şey ne ki? Kaçmayı yeğlesen bile, niye kaçıyor olduğunu düşünmen için bir fırsatı sana sunan o şeyi kaçırmasan mı acaba?

Şu beş dakikalık yürüyüşle geçtiğin yolda neler var? Ağaçlar. Sanırım görmeden geçtin. Sana birşeyler söylüyor olabilirler mi? Yeni bir ayakkabı almak da var. Ve o ayakkabıyla gidilecek henüz bilmediğin geleceğin. Eğilerek yürürsen böcekler var. Böceklerde koca bir hayat, acaip renkler, senin bilmediğin belki binlerce yeni bilgi ve hikâye. Korkuyorsan böceklerden, senin korkun da var. Belki tüm yaşamını ve ölümü nasıl karşılayacağını o korkuda görebilirsin. Eğilirsen belki de görmeye başlarsın.

Kızlar mı var yolda? Erkekler? Çocuklar? Kızlara bakışında senin aşktan ne anladığın da var belki. Neye, neresine, nasıl bakıyorsun? Ürkekliğini mi gördün kızda? Tatminsizliğini mi? Umutlarını mı? Sadakatsizliğini mi yoksa? Adımlarını sana göre iyice yavaş atan şu yaşlı adamda neler var? Adam senin geleceğine bakman için bir ayna olmasın? Onun gibi nobran ve mutsuz mu olacaksın yaşlanınca? Yoksa karşı kaldırımdaki nur yüzlü olan gibi mi karşılayacaksın hayatının sonunu? İyi yaşamış biri gibi mi bakacaksın etrafa, yoksa eksik kalmış biri gibi mi? Belki kafanı kaldırıp binalara, yanan ışıklara bakabilirsin. Onları kimlerin ne zaman inşa ettiğini düşünebilirsin bugün de. Hastaneden eve dönen bir anne ve kucağında bir bebeği görürsün belki. Annenin yüzündeki sevinci mi görüyorsun yoksa mutsuz bir evliliği sonlandırmasını zorlaştıracak bir suçluluğun kilidi gibi mi taşıyor bebeğini kucağında? Yoksa sen de mi istemediğin bir ilişkinin içinden sırf suçlu hissetmek korkusuyla çıkamıyor musun? Yoksa birden fazla yaşamın olduğunu mu düşlüyorsun saçma biçimde?

Kimler yaşadı orada, o binada. Kimler sevişti, kimler terk edildi, kimler, kocası üzerinde bir makasla yatakta uzanırken, onunla son bir gece geçirdi? Ve o geceyi yapamadıklarının pişmanlığıyla, binlerce ‘keşke’ ile acıyla, hüzünle boyadı. Aynı makasla çocuğuna önlük diktiği günü hatırladı.

Arabalara bak. Kimlerin onlar? Hangisi hırsla alınmış, hangisi rızık peşinde kullanılıyor, hangisi sahibinin cinsellliğinin bir uzantısı gibi görünüyor. Senin de bir araban var mı? Neden aldın, ne için kullanıyorsun düşün biraz.

Eğer bugün, bu yolda birinin iyiliğine vesile olmak için yürüyorsan, gerçekten isteğin buysa, seni temin ederim onunla karşılacaksın. O ihtiyaç sahibi olan biri, bir hasta, karşıdan karşıya geçmekte zorlanan bir özürlü, yaralı bir köpek veya aç bir kedi olabilir. Bunu gerçekten diliyorsan mutlaka göreceksin onu. Ya da hiç böyle bir dileğin olmadıysa “neden olmadı?” diye düşünmene yol açacak bir başka görüntüyle karşılaşmayı dile.

O kısacık yolda ayakkabılar, mücevherler, duvarlar, afişler de var. Neden iyi ilişkiler kuramadığını, neden kendini yalnız hissettiğini bile bulabilirsin orada. Asfalttaki bir çatlaktan sana beş yaşındaki bir hatıran bakıyor olabilir. Ve o hatırada hangi korkunun saklı olduğu da.

Neye niyetli olduğunu bir düşün. Birçok şey isteyebilirsin, istemelisin de. Ama en temel arzun ne? Bu caddede bu sokakta o arzuna dair ne var? Yaşın kaç? Neden yaşıyorsun? Ne için yaşıyorsun? Aslında nasıl biri olmak istiyorsun? İsteklerin asıl arzuna ne kadar hizmet ediyor?

Her yerde kendin varsın. Baksana. Görsene. Düşünsene, hissetsene… Canının yanmasına izin versene. Ne iyi gelir sana!

Nedense aklıma, Jacques Prévert’in bir şiiri geldi şimdi. Bir Kuşun Portresini yapmak İçin (Metin Cengiz’in nefis çevirisiyle)

 

Önce bir kafes çizmeli

Açık bir kapıyla

Çizmeli sonra


Hoş birkaç şey

Basit birkaç şey


Güzel birkaç şey


Yararlı birkaç şey


Kuş için


Yerleştirmeli sonra tuvali ağaca karşı

Bir bahçede

Bir korulukta


Bir ormanda ya da


Saklanmalı bir ağacın arkasına


Ses çıkarmadan


Kımıltısız…


Bazan kuş yaklaşır hızla


Ama karar vermesi


Uzun yılllar alabilir


Kırılmasın cesaretiniz


Beklemek gerekir


Gerekirse yıllarca


Hiçbir ilişkisi de yok


Tablonun başarısıyla


Kuşun hızlı ya da yavaş gelmesinin

 

Kuş geldiğinde


Eğer gelirse


Uymalı derin sessizliğe

Beklemeli kuş girsin diye kafese

Kapamalı kapıyı usulca fırçayla

Sonra


Silmeli birer birer demir telleri

Özen göstererek dokunmamaya

Tek tüyüne bile kuşun

Peşinden resmi yapılmalı ağacın

Seçerek en güzel dalları


Kuş için

Hatta yeşil yapraklarla rüzgârın serinliğini de çizmeli

Güneşin tozunu


Yaz sıcağında otlardaki böceklerin gürültüsünü


Ve sonra beklemeli

Kuşun keyfince şarkılar söylemesini

 

Eğer ötmezse kuş


Kötüye işaret bu


Tablonun kötü yapıldığına


Eğer öterse iyiye işaret bu


İşareti imzayı kondurmanın


O zaman usulca koparırsınız artık


Kuşun tüylerinden birini


Ve yazarsınız adınızı tablonun bir köşesine

 

 

cem mumcu, kendine bakma kitabı’ndan

 

 

O Bir Billboard

İnternet’te Kim Kardashian’ı aradığınızda Ermeni asıllı Amerikalı sosyetik, manken, oyuncu, stilist, kıyafet perakendecisi ve televizyon kişiliği olduğunu okuyorsunuz. Bunun dışında sosyal hayatıyla ve seks kasediyle anılıyor. Ekşi Sözlük’e ve benzerlerine baktığınızda daha ziyade poposundan söz edildiğini görüyorsunuz. Bahsi geçen porno görüntüleri için önce dava açmış ve fakat daha sonra Vivid Entertainment’la anlaşıp kasedin haklarını beş milyon dolar’a satmış. Anlaşılan orası burası, önü arkası ileri derecede bereketli biriyle karşı karşıyayız. Son zamanlarda Twitter’den ileti başına para kazandığı söyleniyor. Anlaşmalı olduğu markaların ürünlerini giyerek veya daha çok çıkararak; çeşitli parfümleri bedenine sıkarak; bunlardan söz ettiği mesajları veya fotoğrafları Twitter’e koyarak beş markadan elli bin dolar aldığından bahsediliyor. O, onun kendisi, orası, burası bizzat bir reklam panosu.

Bedenin Bir Billboard

İnsanoğlunun İ.Ö. 3000’lerden beri bedeninin çeşitli yerlerine dövme yaptığı biliniyor. Duygu ve düşüncelerini ifade etmek, süslenmek, sosyal konumunu tanımlamak, doğayla başetmek, hastalıklardan korunmak gibi birçok amaca hizmet etmiş. Estetik, dinsel, büyüsel, cinsel anlamları olmuş dövmelerin. Ve fakat şimdi başka bir amaç için kullanılmaya da başlandı artık dövmeler. Geçen gün bigumigu.com’da bir gözlük markasının viral reklam kampanyasını gördüm. Adamın biri suratına bir gözlük dövmesi yaptırmış. Kaç para aldığını bilmiyoruz. Ama o artık doğanın ona sunduğu bir ve tek olan yaşamını bir reklam nesnesi olarak geçirmeyi göze almış bu para karşılığında. Sonra bir baktım ki internette Vinnee Tong “Tattoo Marketing”, yani dövme pazarlaması diye bir makale yazmış. Biraz daha araştırınca “Tattoo Advertising”, “Human Billboards” gibi kavramların artık oluştuğunu anladım.

Ve sonra çok acayip bir siteye rastlad›m: www.leaseyourbody.com… “Bedenini kirala,” diyor yani. ‘Kendi’nize reklam alıyorsunuz. Bedeninizin neresinin kaç para ettiğine siz karar veriyorsunuz.

Sen Bir Billboard’sun

Anlaşılan geçmişimiz de, fazlalıklarımız da, eksiklerimiz de, sorunlarımız da, yeteneklerimiz de, yeteneksizliklerimiz de, acılarımız da, komikliklerimiz de, ellerimiz, ayaklarımız hatta utançlarımız, rezilliklerimiz de bir markanın pazarlaması için kullanılabilir. Mesela trafik kazası yapan iki kız kardeş, kafalarının yeterince çalışmaması yüzünden -daha doğrusu sayesinde- artık bir markanın iletişim aracı oldular. ‘İkoncan’ bir alay ifadesiydi. İkoncan’dan “Trendikon” programına giden yolu açıklayan bir dinamikten söz ediyorum. Ümit Besen’i izliyor musunuz reklamlarda? Çok acayip, adeta kendisiyle, geçmişiyle ve yaptığı müzikle -bu kez dalga geçerek- bir ürünü pazarlıyor. Draması kremasına karışmış durumda. Bir zamanlar ‘kaybedenler’in sesi olan Müslüm Baba’nın artık, “Home sweet home,” demeye “ihtiyacı var”. Jilet pazarlamak için bile kullanılsaydı daha bir anlayabilirdim durumu…

Salak olun, delirin, saçmalayın, ahlakınızı yitirin, kötü şeyler yapın hiç fark etmez eğer olduğunuz şey birilerinin olumlu veya olumsuz ilgisini çekiyorsa artık siz pazarlama mecrası olabilirsiniz. Pazarlamacıların aklına gelmiyor olabilir ama daha çok malzeme var kullanılabilecek. Mesela Ogün Samast ve Mehmet Ali Ağca neden kullanılmasın? Çoğunluğun onlar hakkındaki düşünce ve duygularına ters düşmeyecek bir stratejik planlamayla pekala olabilir bu. Ya da neden eski bir orgeneralimiz sıkı bir Alman markasının darbeli matkabını tanıtmak için kullanılmasın ki?

Hepimiz Billboard’uz

Peki hepimiz vitrin olunca vitrine kim bakacak? Yoksa camın hem arkası hem önü mü vitrin olacak? Onlar bizi seyredip satın alırlarken biz de fark etmeden onları mı seyredip satın alıyor olacağız? Hepimizin bedeninde logolar mı olacak? “Tüket beni” diyen ilişkiler mi yaşayacağız? İlişkilerimizi de rating için renklendirip pazarlayacak mıyız? Özel hayatlarımız çok ilgi çektiği için artık hep birlikte sokaklarda mı sevişeceğiz? En sapık olanımız en çok mu para edecek? Hep birlikte soyunur, hep birlikte delirir, hep birlikte çıldırırsak kim kimi seyredecek? Pazarlamanın bu denli algı bombardımanı arasında hedef kitleyle iletişim kurmak için farklılaşmak, görünebilir olmak için sınırları zorladığı bu sürecin sonu neye varacak? Viral ve gerilla pazarlamanın ortaya çıkışının nedenlerini görüyoruz. Ama sınırlarının nereye kadar genişleyeceğini tahmin edebiliyor muyuz? Bu viral epidemide kimler, ne veya neler yok olacak?

cem mumcu

 

Edebiyat kendini tekmeleyen bir edepsiz at mıdır? Öyledir çünkü acıya bulaşmıştır, acıya değmiş, acının içine girmiş, kendine acı dolamıştır. Derdi budur biraz da. Derdi dertsizlik yalanına son noktayı koymak için sürü sepet söylemektir biraz da. Önce içine bakar olan biten acıyı görmek için. Bakarken gözleri de acır ve eklenir gördüğü acısına bu da. Acıya bakmak için daha da çok acıtır baktığı yeri, bakan yerini ve bakma  biçimini. Çünkü bulacak ve itiraf edecektir acısını. Bilir ki kendine itirafla başlar iktidarla savaşı. O iktidar en çok kendindedir, önce onun ezmeli kafasını… Ki sonra ancak dışındaki iktidarın topuna, güllesine, cezasına, acı veren belasına bakıp gülümseyebilsin umarsızca. Acı iktidarsızlıktır. İktidar-sızlıktan başka hiçbir güç iktidarın karşısında direnme iktidarına sahip değildir çünkü. İktidar-sızlık başkadır iktidarsızlıktan. Asıl bela acısız kalmak, olan acıyı görmemektir. Kalem bir bıçağa döner ve keser ve yarar derinlere ulaşmak için ve keskindir ucu. Kepçe dibe daldırılır ve acının sözcükleri yukarı çekilir. Ondandır ki surete ve kağıdın gövdesine bulaşır acı ve görünür bakması bilenlerce…

Bilgiye çelme takılacak düşürülecek sonra. Diz miz kanayacak. Acının acı verme bilgisi öldürülürse acı kalmaz çünkü. Ama ağrısızlık, acısızlık, bunların olmayışı değildir. Tersine olurluğuna, olması gerekirliğine bırakmaktır söz konusu ve sözün konusu olan… Acıyla karşılaşanın, bulaşanın, yüzleşenin, kabul diyenin, onu çekenin nihai acısızlığı… Acılar içinde acı-sızlık… Tahammül değil, tahammülün anlamsızlığı ve gereksizliği. Çarenin aslında olmadığına giden bilgi. Aşkın, acının, kaybın, ölümün gerçekliğine ve kabulüne giden yol.

Afred De Musset “ insan çıraksa ağrı onun ustasıdır” diyordu. Söz ettiği ağrı mı yoksa acı mıdır? Çünkü ağrı daha çok fizikseldir, acı ise ruhsal. Ama ikisi birbirinin içine geçer çoğu zaman. Acı ağrıyı davet eder ki somut bir neden bulsun canının yanışına ve eliyle tutabilsin, tasma takabilsin boğazına. Nietzsche ağrısına isim verir, köpek der ona. Ve sanırım her gün gezdirir onu iç sokakları boyunca. Shakespeare, “diş ağrısına katlanan, katlanabilen filozof gelmedi hiç” diyor. Ama ekliyor onların ilahi bir tarzla çektikleri acıyı şansa ve tahammüle çevirdiklerini. Kant, dindirmeye çalışırken ağrısını hep başka konulara yoğunlaşmaya çalıştı. Konu neredeyse hep aynıydı. Ağrıyınca bedeni ve belki de ruhu Çiçero isminin çağrışımlarını sayardı kendi kendine. Yani aslında sözcük ve çağrışımlarla oynardı irade oyununu. Karen Blixen “öykünün içine koyunca tüm acılar katlanabilir hale gelir” derken yine aynı biçimde tutar acısını. Walter Scott, Esaias Tegnér ve Montaigne farklı tarzla yaşantıladılar ağrılarını, her bir diğer insanın yapacağı gibi. Ama bir ortak noktaya bağlandı acıları. Ölümü ve hayatı yeniden düşündüler.

Acı yaşayana özgüdür ve tabii ölüm de. Acı başka olasılıkların olası olduğu bir duruma yani hayata işaret eder. Oysa ölümdür bir tek, başka olasılıkların olası olmadığı durum. Bu yüzden acı canlılığı imler, yaşamın devam ettiğine dair işaretler sunar. Ama daha önemlisi yaşamın içinde ölümü ve kaybı haber verir. Tüm olasılıkların tükendiği yere (ölüm) çevirerek gözlerimizi olasılıkların devam ettiği durumun (yaşam) tüm olasılıklarını görmemize yardım eder. Acı bize hayat içi küçük bir kayıp adası sunar ki denizi tümden kulaçlamayı unutmayalım.

Sokrates’e seni ölüme mahkum ettiler dendiğinde “doğa da onları” demişti. İktidara karşı iktidarını, acı ve ölüm karşısındaki kabullenişinden alıyordu. Acı çekerken acı çekmeyeni hangi acıyla cezalandırıp sindirebilirsiniz ki? Epiktetos bacaklarını zincirlerle döndürüp burkarlarken gülümseyerek “biraz daha çevirirseniz kırılacak” diye haber vermişti sadece onu yolundan çevirmeye çalışanlara. Edebiyat bundandır hiç bırakmak istemez acıyı elden ve düşürmek istemez dilinden.

 

cem mumcu, Kitap-lık, Hayat Kırıklığı