TEMMUZ 2018

RT @kacsaatoldunet Melih Gökçek, Atatürk'e hakaret eden kadını korumak için twitterdan başka bir kadının fotosunu koyup gerçek safiye… twitter.com/i/web/status/1…

About an hour ago

Gün: 01 Temmuz 2012

 (instagram)

Özellikle reklamcıların sık kullandıkları bir söz vardır: Perception is reality… Israrla bunu İngilizce söylerler. Haklıdırlar öyle yapmakta. Çünkü kavramın doğduğu yer ‘orası’dır. Daha geniş açılımıyla şu söylenir hatta zaman zaman: Perception is everything, reality is nothing. Önce ‘algılananın gerçek’ olduğunu söyleyen ve masum gibi görünen bu aforizma, bir sonraki adımda ‘algının, algılananın her şey, gerçeğinse hiçbir şey’ olduğunu söyleyen o dehşetli cümleye dönüşür. Ortalama insan beyninin sınırlarına/sınırlılığına sırtını dayayan bu kavram, pazarlamanın/pazarlamacıların neredeyse temel kavramlarından biridir. Ürünün ne olduğu değil müşterinin ürünü nasıl algıladığı esastır. Müşterinin ürünü nasıl algıladığı ise ürünün nasıl sunulduğu ile ilgilidir. Aynı tarlada, aynı gübreyle, aynı çiftçinin ürettiği on ton çayın iki tonunu çok yüksek kaliteli ve pahalı; geri kalan sekiz tonunu ise daha düşük kaliteli ama daha ucuz diye paketleyip satmak olası yani. Dahası algıyı yeterince iyi yönetebilirseniz sıradan bir otu ‘bilmem ne çayı’ diye de satabilirsiniz. Hele hele önce detoks gibi bir kavramı yaratıp bu salak otu da detoks çayı diye konumlandırırsanız kim tutar sizi.

Ama benim bu yazıda size anlatmak istediğim şey sadece sizin satın aldığınız ürünlerle ilişkiniz değil. Daha da büyük dertlerim var. Benim ısrarla ‘sahici’ kelimesiyle ifade ettiğim gerçeklikle (gerçekle/gerçek olanla), algılanan arasındaki derin açıklık gittikçe büyüyor, gittikçe genişliyor. İnsanoğlunun içinde debelendiği büyük kuyu bu işte… Kendimizi, hayatı, ölümü, aşkı, cinselliği, dostluğu, düşmanlığı, düşünce ve duygularımızı bir türlü anlamlandıramayışımızın en temel nedeni bu işte. Tutunduğumuz dalların hiçbiri gerçek değil çünkü. Bildiğimiz, bildiğimizi sandığımız, inandığımız birçok şey aslında öyle değil çünkü. Kimin mağdur kimin suçlu olduğuyla ilgili düşüncemiz de, kimin güzel kimin çirkin olduğuyla ilgili yargılarımız da bizim kendi idrakimizle ulaştığımız sonuçlar değil çünkü. ‘Bilmemne ülkesi’nde kimyasal silah olduğuna dair inancımız bizim algımızı yöneten daha güçlü bir ülkenin medyasıyla beynimize kazınıyor. Birilerinin terörist, birilerinin gerici, birilerinin ilerici, birilerinin bölücü olduğuna dair yargılarımız da bizim kendi deneyimlerimiz ve anlayışımızla şekillenmiyor. Sıradan bir Amerikalı için bizler de dahil bütün bu bölge insanlarının terörist olduğu neredeyse kesin artık. Bazılarımız içinse bütün Arap’ların pis, bütün başörtülülerin mürteci, bütün Kürt asıllı olanlarımızın bölücü, Hıristiyan olanlarımızın misyoner olduğu bir gerçek!?

Algıyı yönetenler gerçek olan aksi bile olsa bize ‘şey’leri onların istedikleri biçimiyle gösterebiliyorlar. Sahip olduğumuz düşünceler, inançlar, yargılar gerçekten bizim mi? Tuttuğumuz takım gerçekten sandığımız kadar sportmence mi mücadele ediyor? Reklam panolarında gördüğümüz kadın gerçekten o kadar güzel mi? Televizyondaki şarkıcı gerçekten o denli seksi mi? Ahlakın savunucusu rolünde izlediğimiz TV programcısı sahiden etik mi? Aydın, entelektüel ve demokrat sandığınız o yazar gerçekten de sandığınız kadar donanımlı ve eşitliğe saygılı mı? Batı o kadar gelişmiş, doğu ise geri mi? Bilim adı altında bize sunulan gerçekler (!) doğru ve müspet olanı ifade ediyor mu? O ışıltılı lokantanın mutfağında çalışan aşçının midesinin orada yemek yemeyi asla kaldırmadığını, siz orada cüzdanlarınızı boşaltıp dans ederken mutfağın tahmininiz ötesinde pis olduğunu bilmeniz çok zor tabii. Gıda üretimi yapılan pis ve sağlıksız mekânları deşifre eden televizyon programında bu denli ‘in’ bir mekânın mutfağını göremezsiniz çünkü. PR ajansı olmayan, PR’ın ne olduğunu bile bilmeyen, yani kendisiyle ilgili algıyı yönetmeyen zavallı bir pastacının mutfağındaki bir tek sivrisinek bile ekranınızı kaplayacak bir büyüklükte gözünüze sokulabilir oysa.

İnsanoğlu artık bunlardan şüphelenme derdinden de uzaklaşmıştır bugün. Sıradan insan da sahte bir “gerçek”le bu sistemin içinde varolabileceğini düşünmeye başlamış, ideallerini bunun üzerinden şekillendirmeye başlamıştır. Kimse gerçekten ‘bir şey’ olmak istemiyor artık. O şeymiş gibi olmayı başarmak yeterli görünüyor artık.

Kaliteli diye satın aldığımız ürün elimizde paralandığında, zayıflayacağımıza yüzde yüz inanarak aldığımız zayıflama hapıyla aynı kiloda kaldığımızda, hayatın ‘sır’rını çözeceğimiz vaadiyle satın alıp okuduğumuz kitapta hiçbir halt bulamayınca canımız o kadar yanmıyor aslında. Ama ilişkilerimize, aşklarımıza, duygularımıza yaptığımız yatırımların gerçekte bir ‘hiç’ olduğunu gördüğümüzde canımız çok yanıyor. Seçimlerimizin, seçtiklerimizin yüzündeki makyaj silindiğinde alttan çıkan asıl “gerçek” fena hırpalıyor bizi. Yine de seçimlerimizi ısrarla vitrinden yapmaya devam ediyoruz. Vitrininin ışıltısı gözlerimizi kamaştırıyor. Vitrinde olan her şeyi değerli sanıyoruz. Hepimiz vitrine çıkmak istiyoruz. Hayat bir vitrine dönüşüyor. Vitrinin dışındakiler de camın öte yanına geçmek istiyorlar. Çok ama çok küçük bir azınlık vitrinin önünde içerideki milyonlarca maymunu hüzünle hatta büyük bir acıyla izlerken, camın içinde kalan çoğunluk onların ne kadar bakımsız, yüzlerinin ne kadar kırışık, pantolonlarının ne de acayip olduklarını söylüyorlar birbirlerine…

cem mumcu