Adamın kadını, adamın söz düşürdüğü yere rahat olsun diye iki yastık aldı. Biri onun, ötekisi konuğun olmak üzere de iki koltuğun sırt yerlerine koydu onları. Ama birinin içi kumaşı tam doldururken, diğerinin içi biraz, hatta oldukça eksikti. Tam dolmuyordu. Kumaş, içi iyice dolmadığından kenarından köşesinden kırılıp kıvrılıyor, her gelen oturup kalktıkça düzeni iyice şaşıyordu. Adam “Şu yastığı bi halletsek” diye kendi kendine düşünüyor ama ne kendisi buna kalkışıyor ne de kadınına bunu söylüyordu. Durum aklına geldikçe, “Hep düşündüğüm hâlde öylece halledilmeyi bekleyen daha neler var hayatımda?” diye bir düşünce daha belirmeye başladı zihninin yatağında. Ama aynı zihninin aynı yatağı, yastıkları uykuya müsait olduğundan mıdır bilinmez, yine sırtüstü yatıp ertelediği şeyleri düşünmeyi de erteliyordu.
Sonra bir gün, aynı gün içinde olan bir şeyleri fark etti. Sabahın erken saatlerinde binbir kere “Rahatsız etmiyorum değil mi?” diye soran bir dostu geldi. Adam da binbir kere “Ne rahatsızlığı, rica ederim, hoşgeldin” dedikten sonra, misafir, misafir olabileceğine ikna olup, o yastığın olduğu koltuğa oturdu. Ama her zamanki gibi arkasına yaslanmadan, yarısı özürle dolu kısa bir sohbet edip, “Zahmet olmasın” diyerek bir çay bile içmeden yine oturduğu gibi kalktı. Adamın vaktini aldığı ile ilgili bir sürü üzüntü ve özür belirttikten sonra da kapıya yöneldi. Tam çıkacakken hızla koltuğa dönüp, hiç yaslanmadığı yamuk yastığı öyle bıraktığı için ne kadar mahcup olduğunu söyleyerek yastığı düzeltmeye koyuldu. Orasını burasını adeta bir bebeği ellercesine hafif dokunuşlarla düzeltmeye çalıştı. Yastığın düzelecek hâli yoktu. Adam, “o zaten öyleydi” demeye çalıştıysa da, misafir çok değerli bir antika eseri kırmışçasına binbir, hatta on bin bir özür diledi.
Adam, o gittiğinde “Şu yastığı halletmek gerekiyor ve halletmeyip ertelediğim daha neler var?” diye özetlenebilecek aynı düşünceye yine takıldı. Tam da düşünürken kapı pat diye açıldı ve mahalleden çok az tanıdığı, ama ismini bile bilmediği bir kadın teklifsizce içeri daldı. Öylesine bir selam verip, kendini koltuğa evdeki kanepesine yayılır gibi bıraktı. Yaslanır yaslanmaz da yamuk yastığı hissedip onu arkasından çekerek eline aldı. Yamukluğu çok kısa bir an içinde müşahede edip adamın koltuğunda aynı kumaştan yapılmış olan diğer yastığı hızla alarak, yamuk olanı, aldığının yerine fırlattı. Adamsa bütün bunlar olurken henüz oturacak kadar zaman bulamamıştı. Yamuk yastığı incinmiş, incitilmiş bir çocuk gibi biraz düzeltip kendi koltuğuna oturdu. Kadının, neye lazım olduğunu söylemediği, söylemek lüzumunu hissetmediği bin lirayı alıp, sağol’a benzeyen ama asla sağol anlamını barındırmayan bir laf söyleyip yürüyüp gitmesi o denli hızla gelişti ki, adam daha cüzdanını yerine koyamamıştı.
Adam, kadın gittiğinde yastığa şöyle bir baktı. “Bari benim koltukta kalsın” diye düşündükten hemen sonra vazgeçti ve yine yerlerini değiştirdi yastıkların.

Öğlene doğru, askerlikten üsteğmen olarak tanıdığı, şimdi emekli albay olan, aslında pek de hazzetmediği bir arkadaşı uğradı. Askerlikte muvazzaf olduğu için midir bilinmez, hayatta da emekli olmaya hiç niyeti yoktu. Yöneticisi olduğu apartman sakinlerinden ülkenin güneyinde yaşayanlara, herkesi neredeyse döve döve, asa asa düzeltmek gerektiğini öfkeyle anlatırken, zaten ezilip büzülmüş, ezilip büzülmeye mahkûm edilmiş yastığı kucağında dövüp durdu. Esnafın cuma günü namaz vakti işyerlerini kapatmalarından dem vurup, caminin dışına taşan kalabalığın iğrenç bulduğu görüntüsünü anlatırken, artık ayağa kalkmış ve yastığı büyük bir hınçla odanın en uzak köşesine fırlatmıştı. Yastığın fırlatıldığı yerde duran Atatürk çiçeğinin olduğu saksı önce bir-iki sallandı, sonra yıkılıverdi. Ona fırlatılan yastığın, onu kırılmaktan alıkoyan yumuşaklığına yığılıverdi. Adam bu garip görüntüye, yani bir yastığa yaslanmış saksıya ve çiçeklere bakarken, muvazzaf bey yükünü boşaltmış bir çöp kamyonu gibi tıslaya tıslaya çıkıp gitti.
Adam yastığı kaldırmadan saksıyı düzeltti. Sonra başını okşar gibi yastığa dokunup eline aldı. Biraz düzeltip yine yerine koydu.
Başka günler başka şeyler oldu. Adam yastığı asla düzeltmemeye karar verdi. Artık gelenleri dinlemekten çok, yastıkla ne yaptıklarına bakıyordu. Ta ki üstüne elzem olmayan her işe müdahale ettiği için herkesin asabını bozan mahallenin eczacısı gelinceye kadar. En son, gizli bir aşk yaşayan mahallenin iki gencine güya yardım etmek istediği için, oğlanın kızın babası ve abisi tarafından kasıklarından bıçaklanmasına yol açan bir iyilik yapmaya kalkmıştı. Yardımcısı izinli olduğu için mutfaktan ona çay almaya giden adam geri döndüğünde olanı biteni anlamamıştı. Eczacıyı yolcu ederken yanındaki koca torbanın içine yastığı da atmış olduğunu bilmiyordu henüz.
Ona yetişemedi, eczanede de bulamadı. Koşa koşa arastanın en ucundaki Maçkalı yorgancıya gittiğinde, eczacı, “Vitrini şöyle yapsak daha çok müşteri gelir” gibi bir şeyler söylüyordu ustaya. İçi doldurulmuş yastığa son dikişi atmak için elindeki ipliği yalayan yorgancıyı durduramadı. Konuşamıyordu çünkü. Donup kalmıştı. On beş dakika sonra kendine geldiğinde hastane acilindeydi. Eczacı, başındaki doktora acilen ameliyata alınması gerektiğini, beyin kanaması geçirdiğini, ihtimal ki anevrizması olduğunu söylemekteydi telaşla.
cem mumcu, Hayat Gerçeğe Perde, Binbir İnsan Masalları kitabından

On üçüncü kattan atlamış, zaten görenler uçak gibiydi diyorlar. Ellerini iki yana açmış, kanatlı gibiymiş. Düştüğünde parçalanmış bedeninin orta yerinde, giydiği tulumun cebinden bu kara kutu çıkmış.
Kara kutuya “düşüş nedeni” diye şu notu yazmış:
“Pervaneme kuş girdi çıkaramadım.”
cem mumcu, üçüncü sayfa güzeli kitabından
küçük adam dağa kaçtı
ki ellerim aynı onunkilere benzerdi
Babam’a
Sanki çok, çok uzun zaman önceydi. Sonraya dair izler yok değildi. Cenazeyi önümüzden taşırlarken leblebi tozu yiyordum, ağzım gibi küçük bir kaşıkla. Az daha boğuluyordum, boğulup ölüyordum. Leblebi tozu kadar yakındı ölüm demek ki. İlk o zaman hissetmiştim…
Bir erkekte olabilecek en narin eller ondaydı. Sırtıma hafifçe vurup kurtarmıştı boğulmaktan. O sırada cenaze de önümüzden geçip gitmişti. İlk o zaman hissetmiştim, O’nun ölümü benden uzak tuttuğunu, O varken bana hiçbir şey olmayacağını. O’nun öleceği ise hiç aklıma gelmemişti. İnsanın babası ölür müydü? Belki, ama benimki değil.
O’nu yolcu ederken leblebi tozu yemediğim halde, boğazımda aynı boğulma hissi vardı. İşte o zaman artık sırtıma vuracak bir elin kalmadığını düşündüm. Tabutunun altına doğru verdim sırtımı. Aynı narin dokunuşla nefes aldım yine. Bu, O’nun bana son dokunuşuydu.
Babası yoksa leblebi tozu yememeli insan…

cem mumcu, Muallakta, Araf’ta ve Düşlerde kitabından
Düşlerimi ıslatan kadın… Hayata dair ne varsa sendeydi. En istekli parmağımı koparmaya çalışmasaydın bu denli çelişmezdi belki ruhlarımız. Bedenlerimiz bu denli harman olmuşken ve de ellerimiz çok acıkmışken birbirlerine… Sen de mi sağ elini kullanırdın ben yokken? Oysa ilk sol elini tutmuştum, çünkü sağımdaydın. Ben çok kanamıştım. Kimse görmesin diye saklanıyordum. Gecenin son saatlerinde dökülmüştüm yola. Sinemaya sırf karanlık diye girmiştim. Salon bomboştu, en arkaya oturmuştum. Çok acıyordum, kendimden bile kaçıyordum. Sen gelip yanıma oturdun. Niye yaptığını biliyor muydun? Kaçışıma mı katılacaktın yoksa peşimden mi kovalamaktı niyetin? Sonra elimi tuttun? Benimle gelmek için mi, gitme demek için mi? Belki üç gündür uyuyamamıştım, daha da uyuyamayacaktım. Oysa elin elimi tuttuktan belki beş dakika sonra çocukluğuma kaçtım. Düşümde seni gördüm. Her zamanki gibi seni gördüm ya da hep düşüme giren sendin. Sinemadan birlikte çıktık. Bizi gören hep “biz”dik sanırdı. Oysa daha konuşmamıştık bile. Ama biz de bizi biz yapan şeyi hissetmiştik. O şeydi beni alıp götürmenin nedeni. O şeydi üstümüzü bile çıkarmadan birlikte uyumamızın nedeni. Sabah olduğunda hâlâ konuşmamıştık. Belki ağzımızdan çıkacak tek bir sözcükten bile korkuyorduk. Senin O olmaman ihtimaliydi beni korkutan. Sanırım sen de aynı şeyden korkuyordun. Hep o evde yaşıyormuşçasına birlikte hazırladık kahvaltıyı. Sanki her şeyin yerini biliyordum. Hayatımda ilk kez alıştığım bir şeyleri yaşamanın huzurunu hissediyordum. Oysa daha yepyeniydim çok eski olmama rağmen ya da çok eskiydim yepyeni olmama rağmen.
Herkesin sıkıldığı alışkanlıkların benim için huzurdu karşılığı. Hiç alışacak denli olmamıştı ki bir şeyim. Kimse bilmiyor ki aslında mutsuzluk sıradan olan. Ve mutluluk o kadar sıra dışı, o kadar az bir şey ki. O yüzden, kaçmasın diye elimden sımsıkı tuttum seni. Belki hatam buydu. Sense tutulmak değil kendini bırakmak istiyordun. Bıraktın da. Ama ben ısrarla tutmaya devam ettim. Sen bunaldıkça ben daha sıkı tuttum korkan bir bebeğin elleriyle.

Ve senin kaçışın bir süre daha kovalamama neden oldu seni veya sen zannettiğim şeyi. Sonra bir gün tersine döndü her şey. Ya da ben döndüm. Ve bir kaplumbağanın kabuğu üstüne tersine dönüşüne benzemiyordu benim dö- nüşüm. Belki ayaklarımın üstünde durmaya başlamıştım. Bir yararı yoktu oysa bunun kimseye. Ben debelenmek istemiştim senin gövdende. Olmadı, dikleştim. Senin ağzımdan kaçırdığın memen -anneminki kadar mağrurlaşan memen- sonunda çirkinleşti benim gözümde. Verdiğim tüm güzelliği geri aldım ondan. Ve önce istemez oldum. Kaçmadım, sadece durdum olduğum yerde. Ve sen alışmışlığıyla hep istenmenin, şaşkınlığa düştün önce. Sonra istememi istedin, eskiden istemediğin istememi istedin. Oysa pörsümüştün gözümde. Artık istemiyordum, istemeyi istesem de isteyemiyordum. Ve sen döndün tersine iyi- den iyiye. Benim cüce aynam sana geçmişti. İstenmediğini düşündükçe, belki benden de çok çılgına döndün. Beğendiğim ya da beğenme olasılığım olan tüm kadınlara aynı anda benzemeye çalışıyordun. Oysa tehlikeli viraja çoktan girmiştin ve geriye dönüşü yoktu. Senin kıymet bilmezliğin bana geçmişti bir kere. Yine de karşılık görmediğim acılı günlerimi özlüyordum ve seni kıskanıyor- dum. Aşk el değiştirmişti. Acılı da olsa sendeydi; bir amacın vardı. Değiştirmek istediğin, kaybetmekten korktuğun bir şey vardı. Birlikte tutmayı başaramamıştık aşkı. Ellerimizin içinde tutup büyütememiştik. Bunalma sırası bendeydi; beni boğuyordun. Senin çaresizliğin belki benimkinden daha paralayıcıydı.
Artık gitmek istediğimi söylediğim o gece… Sen çılgınlığa, ben uykuya dalmıştık. Ara sıra uyanıyor ve hiç durmadan konuştuğunu, bağırdığını, ağladığını görüyordum. içim parçalanıyordu. Ama geçmişti bir kere, üstelik sendin geçiren. Bir taşın tepeden yuvarlanışı kadar hızla inmişti sana olan ilgim ve aşkım. O taşı sen yuvarlamıştın. Ve aynı taşı şimdi sen çıkardın kendi tepene. Düşmesinden korkuyor muydum? Bilmiyorum, tahterevalli gibi, bu kez yeniden ben iner miydim aşağıya? Sanmam. İçimden sadece kaçmak geliyordu. Açlığının ne denli büyük olduğunu o gece anladım. Dişlerini bu denli keskin hale getiren açlığını o gece gördüm. Koparmaya çalıştığın, bir zamanlar tümüyle senin olan şey miydi? Yoksa beni azaltıp taşını yuvarlamak, aynanı kırmak mı istemiştin? Keşke kanımda sana ait bir şeylerin tadını bulabilseydin. Yoktu. Temizlenmiştim senden…
cem mumcu, Hassas Ruhlar Terazisi kitabından
Yüce Kantaron sülalesinin en küçük ama en ümitle istenen, sırtına beklentinin, omuzlarına olması gerekenlerin ağırlıkları yüklenmiş olarak doğan çocuğunun öyküsüdür bu.
Ona Kantaronların sonuncusu gözüyle bakılabilir veya Kantaronların devamı ya da devam etme imkânı. Doğum tarihinin hesaplanması için toplanan konsültasyon grubunda sekiz doktordan başka iki matematik alimi, üç astrolog, bir kimyacı, iki simyacı ve beş buçuk ilâhiyatçı vardı. Hesapların doğruluğunu sınamak için bir üst konsey vardı ki, o da toplam üç kişiden oluşuyordu. Onların ilimleri konusunda kimsenin bilgisi yoktu. Yapılan tüm konuşmalar katipler tarafından kayda geçirildi. Katiplerin kayıtları inceden inceye, kıymık kıymık, soğan zarı gibi dıştan içe incelendi. Her şey onun doğumuyla yoluna girecekti, daha doğrusu -ya da söylenmeyen asıl cümle- “yoluna girmeliydi”. Başka çare yoktu.
Cinsel birleşmenin olacağı gece malikâne çok kalabalıktı. Nisaiyecilerden, asabiyecilere, din adamlarından, cerrahlara ev hınca hınç doluydu. Ritim saz ekibi koitusun yani cinsel birleşmenin ritmini bilim adamlarının tarif ettiği biçimde çalmaya başladığında sanki bütün o koca ev birleşen bir çift haline gelmişti. Ritmin aksaması son Kantaronun beklendiği gibi olmasını bozabilecek etkenlerden sadece biriydi. Ritim ekibi bir kös, üç davul, üç çevgan, yedi zil, sekiz zilli maşa, altı parmak zili, iki çalpara, iki nakkare, on iki kaşık, üç kudüm, beş daire, iki nevbe, üç bendir, altı def, yedi darbuka, dört kase, altı fincan ve birbirine vurulan, sürtülen ve de sallanan adını bilmediğimiz diğer on sekiz aletle toplam doksan sekiz kişiyi buluyordu. Doksan dokuzuncu kişi olan ritim ekibinin şefi yatak odasının içini izleyemeyeceğinden, aradaki bağlantıyı kurmak için üst kattan alt kata kulaktan kulağa bir zincir oluşturulmuştu. Tam elli sekiz insan ya da daha doğrusu yüz on altı kulak bu iş için merdivenleri de içeren uzun bir zincir olarak görev almıştı. Yüz on altı kulağın üst kattaki birinci halkası, aynı zamanda kapıda açılmış delikten bakan bir gözdü de ve bu tabii ki kayınvalide Kantarondu.
Ritmin durduğu anda içeride kalış süresinin tamı tamına 18,2 dakika olması planlanmıştı. Hesaplardan çıkan sonuç böyleydi çünkü. Sonra taze ve güzel gelin içeriye giren dört hizmetçi tarafından tarif edildiği üzere başı üstüne hiç incitilmeden çevrilecek ve beklenen bebeği oluşturacak tohumları içeren mayi, bir katresi bile ziyan olmadan, gitmesi gereken boşluğa dolacaktı. Hangi tohumun rakiplerini geçerek döllemesi gerektiği konusu çok önemliydi. Bununla ilgili olarak düşey atışla yapılan fizik deneyleri sonucu, nisaiyeciler ve genetikçilerin de onay vermesiyle kabul olunmuştu. En ağır, en büyük tohum yumurtaya önce girmeliydi. Onun aynı zamanda yerçekimine en yenik düşmüş olan tohum olacağını kimse düşünmedi tabi.

Tohumun tam da hesaplanan günde ve saatte delmesi, girmesi gereken yere girdiğine ikna olunduğunda, taze, beyaz tenli, son Kantaronu batnında taşıyıp besleyecek kadar tombul, kilo alıp sorun yaratmayacak denli zayıf olan, seçilmiş gelinin yeni görevleri başladı. Tohumun rahmine düştüğü o andan itibaren tüm saatleri, dakikaları hatta neredeyse saniyeleri önceden belirlenmiş bir dokuz ay on gün geçirecekti. Bu süre boyunca kaderi bile işleyemezdi, azrailin bile geliş yolları sımsıkı örülüp kapatılmıştı. Karar, istek, vazgeçiş, imkanlar arasından seçiş, arzu, reddediş hepsinin durduğu, durdurulduğu bir dönem başlamıştı. Beklenmedik olan, akışın getireceği rastlantısallık bile yoktu. Ölüme bile dönüşemezdi yaşamı, ona bile hürriyeti yoktu. Bedeninin her organı, o organdan sorumlu hekimlerce kontrol ediliyordu. Sağ böbreğinden sorumlu üç bevliyeci, sol böbreğinden sorumlu üç bevliyeci vardı dersek durum daha iyi özetlenebilir belki. Sadece bilim değildi, kaderin işlek yollarını ara sokaklarına kadar tıkayan. Yüksek ücretle çalışan her din ve inançtan mistikler de görev başındaydı. Tanrı’ya ve kadere karşı birleşmiş paralı din adamları ve kadınları da oradaydı. Allah, Tanrı, Buda hatta Güneş tanrısı ve hatta yeryüzünde epi topu altı kişi kalmış bir kabilenin taptığı saparna kökü bile iradeleri karşısında durulmuş tanrılar arasındaydı.
Her türlü ayrıntısı düşünülmüş bu dönemin tüm ayrıntılarını size anlatmayacağım. Zaten tümüne de tanıklık etmedim, edemedim. Çünkü kovuldum, sürüldüm. Öldürülebilirdim bile. Çünkü gelinin ölme isteğini fark etmiş ve ona yardım etmeye niyetlenmiştim. Onları ruhumun gazabıyla korkutarak kurtuldum. Ruhumun gazabı ise tamamen uydurduğum bir şeydi. Ama inandılar. Hayatın ve kaderin üstünde iktidar kurmaya çalışanların birinci zaafları budur çünkü. Korkak olurlar. İkinci ve büyük zaaflarını sonra açıklayacağım. Beni sürüp hadi git demediler tabii. Başka bir kıtaya kadar götürüldüm ve oraya bırakıldım. Ve bırakıldığım andan başlayarak da geri dönüş yoluna çıktım. Hesabı biliyordum, dokuz ay onuncu güne yetişmeliydim. Sadece bir saat geciktim.
Vardığımda fark edilmedim bile. Malikânede bir karnaval vardı. Çocuk doğmuştu ve de istenildiği gibi oğlandı. Salonda bedenlerinin üst kısmı çıplak bir sürü kadın vardı. Hepsi kocaman memeli bir sürü kadın. Yani bir sürü süt anne. Ben üst kata koştum. Ama yetişemedim. O gitmişti. Bebek doğmuş ve göbek kordonu kesilmişti. Kendini boğmak için o kordonu kullanmıştı. Görevini tamamladığı anda yalnız kalmış ve yapmıştı. Onu sırtıma alıp ben çıkardım malikâneden. Tek kişilik bir cenaze töreniydi.
Kantaronların devamının öyküsü Kantaronlar için trajiktir. Benim içinse eğlenceli. Çünkü o, Kantaronların devamı değil sonuncusu oldu. İktidarın ikinci zaafı, hiçbir zaman her şeyi kontrol edememesidir. Her zaman hesap edilmemiş veya kendi zaferini ilan edecek bir ayrıntı mutlaka çıkar. Küçük Kantaronun yaşamı annesininki gibi ve annesininki kadar kontrol altında geçti. En ince ayrıntısına kadar hesaplanmış bir bebeklik ve çocukluk dönemi geçirdi. Ama ilkin bahçıvanın kulübesinde yakalandı onunla birlikte. Bahçıvan öldürüldü. Cinsel tercihini değiştirmesi için tüm bilim adamları çalıştı. Dünyanın en güzel kadınları getirildi. Akla hayale gelmeyecek zorlamalara maruz kaldı. Sonunda cinsel organını kesti. Kayınvalide Kantaron intihar etti. Kalabalık bir cenaze töreniyle gömüldüğü anda, biz yakışıklı delikanlıyla kestiği penisini, annesinin yanına defnediyorduk. Ve ne gariptir, ikimiz de gülümsüyorduk. İktidar hiçbir zaman bu kadar somut olarak öldürülüp gömülmemiştir herhalde.
cem mumcu, sahici aşklar külliyatı, kitabından