TEMMUZ 2014

Yaz sıcağına yakışır #NowPlaying Maria Elena - Los Indios Tabajaras #Spotify open.spotify.com/track/5mXz9W…

3 saat önce

MAKALELER

cemmumcu-6ocak2014

 

Milliyet_Sanat-DELİRİCEM_LEYLA_HANIM,_MERAK_ETME!-01.08.2013(1)Deliricem Leylâ Hanım, Merak Etme!

Şimdi bunu yazacağım da yazasım yok. Çünkü en önemli okuyanım yok. Okuyup beğendiğinde “iyi yazdım”diye iknâ olduğum o kişi yok. Bir anlamda asıl okurumu kaybetmiş bir yazarım artık ben. Tanıdığım en oyuncu ama en oyunsuz aklı yitirdim. En samimi, en bodoslama, en hesapsız dili yitirdim. Kalbimin ve zihnimin karanlık yerlerindeki simsiyah kargalarımın yoldaşını kaybettim. Oysa yalnız kaldığımız zamanlarda diğerlerine kısmen de olsa kapattığımız en sert, en yumuşak, en tekinsiz, en belâlı yerlerimizi salardık orta yere. Kelimelerimize anlaşılsın diye hiç ayar vermediğimiz anlardı onlar. Kılıç gibi keskin olabildiğimiz, kanatabildiğimiz, kanayabildiğimiz ve eğilip kana bakabildiğimiz nâdide zamanlardı.

Şimdi dönüp baktığımda ve onun gözlerini düşündüğümde sırf onunla yaşadığım şeyler bile hayata gelmiş olmamı anlamlı kılıyor diyebilirim. Annemdan bile on yaş büyüktü. İlk tanıştığımda çok gençtim. Dün gibi geliyor sanki ama değil, biliyorum çok zaman oldu. İstiklal’de bir kafede buluşmuştuk. Hiçbir özel buluşmamıza elinde bir hediyesi olmadan gelmedi. Mesela kışsa eğer kaşkol alırdı. “Hep siyah giyiyorsun, şu mor kaşkolu dolayalım boynuna” derdi. Hoşuna gitmeyen bir kız varsa hayatımda sevmediğini fena halde koyardı ortaya. “O kız” ne yapıyor? diye sorardı. Kalıcı olmasını istemediği şeylere isim vermezdi sanırım. Bir de âdeta sahtelik okuyan bir aleti vardı göğsünde bir yerlerde. Birini gördüğünde okurdu onun aslında ne mene bir şey olduğunu. Ne kendisinde ne de başkasında tahammülü vardı mış gibi şeylere. Nedense çok yemezdik karşı karşıya oturduğumuzda. Bir gün şunu yemiştik gibi bir anım yok mesela. Birbirimizin içini kaşıklar onları yerdik olasılıkla.

Bir dönem vardı. Dün Komet’le konuştuk o günleri. Hepsi benden çok büyüktü. Sanırım en ufakları annemle yaşıttı. Bir kahvemiz vardı. Akşam oldu mu orada buluşulurdu. Leylâ Hanım, Komet, Hüseyin Baş, Ergin Ertem ve bazen Demir Özlü ve ben. O kahveyi hiç sevmezdik. Hatta kim dediyse birisi Kasvet Kafe demişti. Aramızda öyle derdik. Bir gün sahibine de yanlışlıkla bunu hangimiz telaffuz ettik hatırlamıyorum. Birbirimizle de dalga geçerdik. Zaaflar orta yerdeydi. Leylâ Hanım arada bizi eve yemeğe davet etmeyi de severdi. O yemeklerde Tomris (Uyar) de olurdu. Hayatta gözünüzü kaçırarak konuşacağınız herhangi bir şey varsa eğer Leylâ ile Tomris’in oturduğu masaya dayanamazsınız.

Bir biçimde kendinizden çok büyük dostlar edinirseniz görece erken yaşlarda fena halde canınız yanacaktır. Hüseyin Baş’ın o kocaman beynini toprağa verdik. Bir iki ay önce son buluşmalarımızdan birinde ben konuşurken Leylâ Hanım bana bakıp şöyle söyledi: “Cem sen deliricen herhalde!” Ben de “Di mi? Ama bugüne kadar iyi idare ettim” dedim. Diyemedim o an “sen de gidersen iyice sıyırıcam” diye.

Ve sonunda oldu. Gitti. Birisi bana onun hayatını sorsa şöyle elde dövülmüş, yaldır yaldır parlayan, üzerine eğildiğinde kendini gösteren çelik bir bıçak gösteririrdim. Eğer bir insan, tek bir insan, hayatı bir bıçak gibi kesmişse o Leylâ Hanım’dır. Kimseye benzemeyen ve kimseye benzemek zorunda olmayan görkemli bir hayatsa bahsettiğiniz Leylâ Hanım’dır. Yazar olmak, kadın olmak, eş olmak, anne olmak… Olduğu hiçbir şeye kısılıp kalmamak derseniz yine onu gösteririm. Korku mu? Gerekirse çıkarıp bıçağını orta yerinden keser sözcükleri. Yarılmış sözcüklerden anlamaz mısınız? Anlamayın. Siz bir tek bildiklerinizi, baş edebildiklerinizi, aidiyetlerinizi, zorlanmadıklarınızı anlayın. Ruhunuzun konforunu bozan şeylerden uzak durun. Hayatı -kaçındığınız ne varsa onların sınırlarının içinde- bir tutsak gibi yaşayın. Bu kadın size “tuhaf” gelir. Bu kadının günleri  size “karanlık” gelir. “Hallaç” pamuğu gibi atılırsınız buralarda. Bu üstüste virgüller siz kaçın diye kondu bu metinlerin gövdelerine. Sizin toplanıp toplanıp birbirinize verdiğiniz ödüllerin sembolize ettiği ne varsa topyekün bombalandı bu satırların içinde. Sözcükleriniz bile soyulup kıymık kıymık bölündü burada. Sizin tedbirli ruhlarınız için oldukça tekinsiz buralar.

Ölmemek için yaşayan kalabalıkların içinde kimi ruhlar yaşayarak ölürler. Hayatın içine ve işine karışırlar. Huzursuz görünürler. Huzursuzdurlar. Hayatın “belâ evi” olduğunu bilirler. Köklü, gövdeli ve dallıdırlar. Hem böceklerle hem yıldızlarla oynaşırlar. Anlamaya çalışırlar. Anlatmaya çalışırlar. Canları yanar, can yakarlar. Kuytusuna saklandığınız değerlerin ne kadar da değersiz olduğunu hatırlattıkları için korkutucudurlar. Tüm büyük ve derinlikli hakikatler gibi zordurlar ve keskindirler. Ama hepsinden önemlisi aynadırlar. Kendini seyrederken, kendine seyretmeyi gözü yemeyenler için uzaktırlar.

Leylâ Erbil biraz daha kalsaydı biraz daha soyacaktı hakikati kabuğundan. Belki de bu kadarına dayanabilirdik şimdilik. Ve deliricem Leylâ Hanım, merak etme.  Kavuk yerine huni bırakmalıydın, yaptın. Birini bana taktın. Yanına gelmeden önce suya atılacak daha çok taş var ve de verilecek çok rahatsızlık.

cem mumcu

Milliyet Sanat, Ağustos 2013

Milliyet_Sanat-DELİRİCEM_LEYLA_HANIM,_MERAK_ETME!-01.08.2013

 

 

 

 

 

Güçlü olduğumu hissetmek için başkalarının güçsüzlüğüne ihtiyaç duyuyorsam,

 

Zeki olduğumu tanımlamak için bile bir diğerinin aptallığına ihtiyaç duyuyorsam,

 

Barış yanlısı olmak için diğer tarafın şiddetini körüklemek zorundaysam,

 

İnancımın varlığını kendimle ilişkim üzerinden değil karşımdakinin inanmaması üzerinden gösterebiliyorsam,

 

Bir biçimde mensubu olduğum ırkın değerlerini tarif etmek için başka ırkların değerlerine saldırmak ihtiyacı içindeysem,

 

Mağduriyetimi göstermek için zalimler oluşturmak zorundaysam,

 

Suçsuz olduğumu göstermek için suçlulara ihiyaç duyuyorsam,

 

Kendi haklılığımı diğer tarafın haksızlığı üzerinden tanımlıyorsam ve bunu yaparken yeni haksızlıklar yapıyorsam,

 

Kazanmak kelimesinden anladığım başkalarının kaybetmesiyse,

 

Kendime ait beğenileri ve zevkleri, “yüksek” olarak tanımlamak için diğerlerininkini aşağılamak durumundaysam,

 

Özgürlüğü sadece kendim için talep ediyorsam ve bu başkalarının özgür olmamalarını gerektiriyorsa,

 

Dostluğu tanımlamak için düşmanlara ihtiyaç duyuyorsam,

 

Sorumluluk ve özgürlük kelimelerinin ayrı yerlerde durduğunu sanıyorsam,

 

Karşı taraf olarak gördüğüm tarafı tahrik ederek aslında bizzat inşa ettiğim  olumsuzluklarda kendimi de görmüyorsam,

 

Maruz kaldığım silahı kullanmakta ustalaşıyor ve gözümü kırpmadan ben de kullanıyorsam,

 

Başkalarının tâbi olduğu düşünce sistemleriyle ve inanışlarla ilişkilerini aptallıkla veya kandırılmışlıkla işaretlerken kendiminkileri akıllı ve özgür seçimler olarak tanımlıyorsam,

 

Dik durmak kadar eğilmeyi de görkemli bulmuyorsam,

 

Gücümü içinde bulunduğum çoğunluktan ve içinde bulunmadığım tarafa sadece karşıt olmaktan alıyorsam,

 

pokKendimi tanımlamamın her aşamasında karşımdakine ihtiyaç duyuyorsam,

 

Ben aslında kimim?

 

cem mumcu, 23. 6. 2013

 

 

 

 

Hangi konudan bahsettiğimi söylememin gereği yok. Nedenleri üzerine konuşacak zaman değil. Umulur ki onları da yazacak zamanımız olsun.

Şimdilik sadece acil olarak bakmamız gereken yere bakalım. Bir zen aşçısının bir lafı var. “Soğan doğrarken sadece soğan doğra.” diyor. Bu basit öneri hiç de sanıldığı kadar basit, dahası kolay da değil. Bu basit önerinin içindeki zorlukları belki sayfalarca anlatabilirim. Ama şu an en önemlisini söylemeliyim. Kendini düşünmeden yap, övülmek için, beğenilmek için, hayran toplamak için, seni beğensinler diye yapma, beğenilmemek kaygısıyla da yapma. Sadece o yaptığın şeyi yap.

Eğer bir toplum seni selametle yürümek için kılavuz olarak seçtiyse, sadece onu yap. Kendini, hırslarını, aynadaki görüntünü, kendi kazançlarını ve kayıplarını düşünme. Onlar senin bütün bunları aşmış olduğunu düşündükleri için seni seçtiler. Kendini bırakıp kendinden dışarıda kalan herkesi düşünecek olgunlukta olduğunu düşündüler ve öyle olmanı isteyeceklerdir.

Sen yazar, sanatçı, müzisyen arkadaşım. Sen de şu an ne yapıyorsan onu yapmalısın. Daha çok beğenilmek, daha çok satılmak, daha önemsenmek için yapma. Yeni mevziler edinmek ya da kaybettiğin mevzileri geri kazanmak için yapma.

Sen medya. Sen de şu an asıl işini yap. Mevzi alma. Kayıp kazanç hesabı yapma. Sadece olman beklenen şeyi düşün.

Sen milletvekili. Kendini bırak. Sen yoksun. İşinin adının net olarak tanımladığı şeyi yap. Vekil olduğun emanetine sahip oluşun senin onurundur.

Sen polis arkadaş. Kendini düşünme. Senin destan yazabileceğin tek şey işindir. Halkını korumak senin işin. Bunu yap. Başka hiçbir şeyden korkma.

Sen ey hekim arkadaş. Sadece şifa verici ol. Bütün donanımını bunu için harca. Başka rantlar, başka korkular kafanı karıştırırsa hastanı kaybedersin. Bu senin kendine ihanetindir.

Sen hakim, savcı, avukat arkadaş. Göğsün ve zihnindeki bütün kudreti halkına adalet sağlamak için ortaya koy. Adını, sanını, mevkiini düşünme. Gurur duyacağın tek şey asli işini yapmanın yarattığı görkem olacaktır.

Sen hangi yönde olursa olsun inancı, ideolojisi olan arkadaş. Hiç bir inanç ve ideoloji kendini düşünmek, kendine çıkar sağlamak için değildir. Hiçbiri kendi küçük hesaplarını düşünerek destanlaşmamıştır. Neye inanırsan inan, ne düşünürsen düşün tüm insanlığı hatta bütün evreni daha iyi kılmak adına olduğunu düşün. Bunu hissettiğinde kendinin o yüce varoluşun içine katıldığını hissedeceksin. Adını ne koyarsan koy bütünün içindeki anlamını keşfedeceksin. Bir atomun bile eksi ve artı değerlerinin  arasındaki dinamiğin o atomun varoluşuna hizmet ettiğini düşün.

Sen yollarda direnen, ya da direnenlere direnen arkadaş. Sen twitterda yazan çizen dost. Yürüyüşünün, duruşunun, yazdığının paylaştığının ne kadarı kendin içinse onu bırak. Kendi küçük benliğinin ötesine taş. İnsan olmanın ihtişamına karış. Bunu ancak kendini bırakıp diğerine baktığında hissedeceksin. Direnen arkadaş, direndiğin yapıyı bunu yapamadığı için için eksik bulduğunu unutma. O yapının seni anlamayan, asla duymayan, bir türlü ulaşıp duygunu anlatamadığın belki babana, belki annene, belki öğretmenine, komutanına benzediğini biliyorum. Bunun seni ne kadar üzdüğünü, çaresiz bıraktığını, öfkelendiğini hatta bu duygularını bile hiç ifade şansın olmadığını biliyorum. Öfken için ayrıca suçlandığını da biliyorum. Onların kendini düşünen taraflarının, seni duymasına engel olan tarafı olduğunu görüyorsun. Bu senin asla benzemek istmeyeceğin şey.

Sen kalbiyle şehadet eden arkadaş. Tanrı yoktur diyorsun dilinle ve kalbinle. Allah’tan başka diye ekliyorsun. Çünkü tanrı parçadır. Allah ise bütündür. Tekliktir. “Sadece kendine bakıp, diğerini duymamak” putunu kır.  Sen bunun hüznünü yaşadın. Seni etiketleyen, içine almayan, hatta ezen yapıların içinde neler hissettiğini hatırla. En tehlikeli put insanın kendisidir. Çık kendinden, birliğin görkemiyle buluş.

Kimimiz kürt, kimimiz, müslüman, kimimiz eşcinsel, kimimiz ateist, kimimiz azınlık, kimimiz yabancı, kimimiz kadın, kimimiz fakir, kimimiz engelli olduğumuz için bunları yaşadık.

Şimdi hepimiz için kendimizden çıkıp başkalarına bakma, onları görme, duyma zamanı. Hepimiz bunun acısını yaşıyoruz. Başta sayın başbakanımızdan bunu talep ediyorum.  Sonra hepimizden kırılmış ve yalvaran bir sesle bunu istiyorum. Kendimden, adımdan, sadece kendimden demvuran herşeyimden biraz da utanarak.

 

Ağaçlar, haklı ve haksız ağaçlar diye ikiye ayrılmazlar. Hiçbir ağaç kendi isteğiyle bütünden kopup bir baltanın sapı olarak kendi kardeşini kesmez.

 

6. 06. 2013

“Karar ânı ipte yürüme  ânıdır aslında. Ve kim bilir kaç kere evrilip değişiyor hayatlarımız aptal saptal küçücük kararlarla. Belki de milyonlarca küçük kararın her biri başka bir geleceği, başka bir hayatı, başka mutlulukları ve başka mutsuzlukları taşıyor küçücük gövdesinde?”

Yıllar önce yazdığım bir öyküden bir alıntıyla başladım. Uzunlamasına bir seyir gösterdiğini sandığımız -bir yanıyla öyle olan- hayata bakarken, seyri oluşturan çizginin noktalardan oluştuğunu çok düşünmeyiz. Her nokta, yani her ‘ân’ aslında çizginin nereye döneceğini, nereye kıvrılıp bizi nereye götüreceğini belirlerken nasıl da sıradan zannederiz onu. Aslında iki ucunu kendimizin tuttuğu, ama tesadüf ipliğinin ilmeği sandığımız kısacık ânlardan, küçük kararlardan söz ediyorum. Geleceğimizi karnında taşıyan kocaman karınlı, doğurgan ve gebe ‘ân’lardan…

Oysa öylesine atlarız üzerinden onların. Bitimsiz sandığımız hayatımızın sıradan ânlarıdır onlar. Onlar ki bize hayatımızın sunduğu sınav sorularıdır. Hangi şıkkı işaretlediğimize bakar mıyız gerçekten? Neremizle bakarız? Hangi seçeneğin bizi nasıl bir geleceğe taşıyacağını düşünür müyüz? Aslında nereye gitmek istediğimize ve önceliğimizin ne olduğuna karar vermiş miyizdir? Başka fırsatların, başka zamanların bize geri dönme şansı tanıdığı da olur. Ama her zaman öyle midir?  O küçücük ‘ân’ın açacağı veya tıkayacağı olasılıkların ne kadarını kendimize göre değerlendiririz? Ne kadarını -küçük kayıpları göze alamadığımız için- başkaları için yaşarız. Bir tek hayatımız olduğunu ve ölümlü olduğumuzu düşünecek kadar yetişkin miyizdir o ânlarda?

O ‘ân’larda kendi ayaklarımıza bakar mıyız bizi nereye götürüyorlar diye? Ve onlar gerçekten ‘kendi’ ayaklarımız mıdır? Oysa gittiğimiz yön bizim olacaktır istesek de istemesek de. Ağzımızı açıp kaparken ve bir nefesi dilimize karıştırıp konuşurken; bir “evet” veya bir “hayır” derken hayatımızı değiştirebiliriz bazı ânlarda.

pok
Herkesi idare ederken kendi hayatımızın idaresini elimizden bıraktığımız ve sonra “başıma geldi” dediklerimiz… Kimindir ki geri kalan? Ve hatırlar mıyız ki hayat hep bir ‘geriye kalan’la hem malûl, hem mamûl, hem de taçlanmıştır.

Elbette her anımızı böyle yaşayamayız diye düşüneceksiniz. Haklısınız.

Demlerle demlediğiniz bu hayata, “Hayatım” diyerek onu size ait kılın önce.

Ardından düşünün “son” ne demek. Sonra ruhunuzun, zihninizin hiç değilse bedeninizin unutmayacağınız bir yerine asın bu düşündüğünüzü. Bunu yapın: Size aşk vadediyorum, size sizin olan bir hayat vadediyorum. Size mânâ, size coşku, size cesaret, size güç, size hayat vaat ediyorum. Yanında da hediyesi güzel bir ölüm…

 

cem mumcu, Kendine Bakma Kitabı